12 eylül düzen(iniz)dir! – Temel Demirer

“Tarih uyanmak için

uğraştığım bir kâbustur.”[1]

 

12 Eylül’ün kaçıncı sene-i devriyesindeyiz? Bunun bir önemi yok! Aslolan, kara Eylül’ün “müesses nizam” açısından hâlâ yaşamakta, yaşatılmakta olduğudur!

“Eylül” deyip geçmeyin; “bitti” falan demeyin…

Eylül bir söylentiye göre “kara güneş”in ayıdır. Kara güneş, Fransız şair Nerval’in kullandığı bir mecaz. Şarkının “bazen neş’e bazen keder” dediği gibi bir şey. Melankoli, depresif olma hâli ya da “Winter is coming/ Kış geliyor” dedirten…

Eylül eskilerin deyimiyle bir “hülasa” yani, “döküm”, “değerlendirme” ayıdır; Yahya Kemal’in, “Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları/ Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları/…/ Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa…/ Yazlar yavaşça bitmese günler kısalmasa,” dizelerindeki gibi…

Kolay mı? ‘Yeni Türkü’ grubunun ‘Güneş altında tutsaklar/ Geçen sonbahara bakıyorlar’ sözleriyle özetlediği Mamak Zindanı’nın adı 12 Eylül’de Türkiye siyasi tarihine sistematik işkenceyle kazınmıştı.

İşte oraya sekiz yıl boyunca her hafta gidip gelen ve gördüğü şiddete, baskıya rağmen mücadelesini sürdürürken bir oğlu zindanda, diğeri de arananlar listesinde olan ve yaşadıklarını ‘Onca Çileden Sonra’[2] başlıklı yapıtında toplayan Perihan Akçam, “Ne değişti o günden bugüne?” sorusunu, “Bugünkü durumumuz 12 Eylül’ün devamı,” diye yanıtlamakta haksız değildir…

Evet, evet kara Eylül sürmektedir; “yargılandı” yaygaralarına rağmen, hâlâ gündemdedir…

Darbeci Kenan Evren’in, Tahsin Şahinkaya’nın tavırlarını veya Ayten Gökçer’in, “Asker yanlış bir şey yapmaz,” vurgusuyla 12 Eylül’ü savunup, “12 Eylül darbesi çok da kötü olmamıştır… Can güvenliği yoktu. Darbe olmasına üzülmedim… Dünyada en kansız müdahaleler bizdedir. 1-2 kişi gittiyse şükretmek lazım,”[3] demesini hatırlamak yetmez mi?

Tekrarlamakta fayda görüyorum: “Eylül” deyip geçmeyin; “bitti” falan demeyin ve Zeynep Oral’ın, “Sahi sizce 12 Eylül en çok neye, kime, kimlere yaradı?” sorusunun yanıtını arayın…

 

ASLÎ SORU(N): 12 EYLÜL NEYDİ?

 

Hasan Fehmi Güneş’in, “Amaç solun kökünü kazımaktı” notunu düştüğü 12 Eylül sıradan bir askeri darbe değildi: Günün Soğuk Savaş şartlarında, NATO’nun bir “cephe ülkesi” olan Türkiye’nin, bir şok tedavisinden geçirilip yeni bir kalıba dökülmesini, yeni bir kimliğe sokulmasını amaçlayan büyük bir harekâttı.

Başta anayasa olmak üzere, çeşitli hukuki, siyasi, ideolojik ve kültürel düzenlemeler sonucunda gerçekten de “yeni” bir Türkiye yaratıldı. Bu, artık “Türk-İslâm sentezi” üzerinde yükselen bir Türkiye idi. Kenan Evren’in yıllarca meydan meydan dolaşarak, müftü çocuğu olduğunu söyleyip Kur’an’dan ayetler okuyarak yarattığı kendi suretinde bir Türkiye…

Daha sonra, 90’lı yıllarda “İslâmcı” Refah Partisi’nin iktidara gelmesi 12 Eylül’ün sonucu, 12 Eylül’ün ürünüdür. 90’lı yılların sonlarında kendi yarattıklarını iktidardan uzaklaştırmak adına yapılan 28 Şubat postmodern darbesi ise aslında 12 Eylül’ün başka bir versiyonu, farklı bir şekilde devamıdır ve AKP’nin zuhur etmesinin koşullarını yaratmıştır. Bugün ülke gayet özel, orijinal bir Türk-İslâm sentezi olan AKP iktidarı altındayken, Tayyip Erdoğan da kendi suretinde bir Türkiye yaratmaya soyunmuştur.

Bu bağlamda AKP’nin neo-liberal politikalarından “Günümüzün yürürlükteki yağma yasaları 12 Eylül 1980 darbesinin ürünüdür,” Oktay Ekinci’nin işaret ettiği üzere…

Şimdi, aslî soru(n) üzerine bir parantez açmak gerekiyor…

Evet 12 Eylül darbesi, Türkiye’nin toplumsal yapısını köklü biçimde değiştiren son derece kanlı bir müdahaledir. Ama bu müdahale sadece bugün fail olarak gösterilen TSK’nın en üstündeki 5-10 üst rütbeli askerin inisiyatifinde gerçekleşmemiştir. 12 Eylül darbesi uluslararası sermayeyi temsil eden kurum (DB, IMF gibi) ve ülke (ABD gibi) yönetimlerinin de desteğiyle Türkiye sermaye sınıfının emekçi sınıflar üzerinde mutlak tahakkümünü sağlamak üzere gerçekleştirilmiştir. Türkiye’deki sermaye çevreleri de (TİSK, TÜSİAD gibi) darbeyi teşvik etmiş, desteklemiş ve hatta yönlendirmişlerdir.

12 Eylül darbesinin gerçek amacı, Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyonunu sağlamaktır. Bu sürecin teknik mimarı 24 Ocak 1980 kararlarının hazırlayıcısı Turgut Özal’dır. Özal 12 Eylül darbesine kadar MSP’den milletvekili adayı olmuş, MESS başkanlığı, Sabancı Holding’de yöneticilik, Dünya Bankası’nda uzmanlık ve Başbakanlık Müsteşarlığı yapmıştır. 12 Eylül darbesiyle birlikte işçi sınıfı baskı altına alınarak 24 Ocak kararlarının uygulanma koşulları fiilen oluşturulmuş ve ekonomi yönetiminin başına da darbe hükümetinin başbakan yardımcısı olarak Turgut Özal getirilmiştir. 1983 seçimleriyle birlikte geçilen “sözde” demokrasi sürecinde de Özal, kurduğu ANAP’ın başında, Başbakanlık koltuğuna oturmuş ve 1989’da başlayan işçi hareketleriyle birilikte iktidarının sallanması üzerine kendisini Cumhurbaşkanlığı koltuğuna atmıştır. Ancak Cumhurbaşkanlığı da Özal’ı işçilerin dilinden kurtaramamıştır. İşçilerin “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı” sloganıyla sık sık yad ettikleri Özal, 1993’de ölmüştür.

Özal’ın ardından Tansu Çiller, sonra da Tayyip Erdoğan, Özal’ın mirasını devralacak ve Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyon sürecini devam ettirecektir. Entegrasyon sadece uygulanan ekonomik politikalara yansımamıştır. Emekçi sınıfların sosyal haklarının ortadan kaldırılması ve yoksullaştırılması anlamına gelen entegrasyon sürecinde muhalefete meyil edebilecek tüm toplum kesimleri (emekçiler, Kürtler, öğrenciler, Alevîler vs.) üzerinde de 12 Eylül anlayışıyla baskıya devam edilmiştir.

Bugün bu ülkenin çocukları “kazayla” bombalanmakta; her ay ortalama 55-60 işçi “kazayla” iş cinayetlerine kurban edilmektedir. “Parasız üniversite” talebini dile getiren öğrenciler; yazılmış ya da yazılmamış kitaplar veya haberler nedeniyle gazeteciler; toplumu bilgilendirme görevini yerine getirdiği için akademisyenler; güvenceli bir iş isteyen işçiler yargılanmakta ve/veya aylarca, yıllarca cezaevlerinde tutulmaktadır. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik hak olmaktan çıkarılmış; günde 2-3 simit karşılığı ücrete iş bulan şanslı sayılır hâle gelmiştir. Tüm bunların anlamı 12 Eylül darbe koşullarının devam ettiğidir.

Sakın ola kimse “es” geçmesin!

24 Ocak Kararları ülkemizde neo-liberal politikaların uygulanışının miladıdır. 24 Ocak Kararları ile ülkenin tüm kaynaklarının ulusal/ uluslararası tekellere peşkeş çekilmesi, reel ücretlerin eritilmesi, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, finansal liberalizasyona geçiş, sosyal hakların tırpanlanması, kamu mallarının piyasada fiyatlanması, parasız eğitim-sağlık haklarının gaspı gibi birçok hedef belirlenmiştir. Elbette bu hedeflerin başarıya(!) ulaşması zaman almıştır. Ancak, 24 Ocak Kararlarında açıklanan hedeflerin hayata geçirilmesi hükümetlerin temel hedefi olmuştur. O tarihten itibaren kurulan tek parti veya koalisyon hükümetlerinin tamamı bu âli menfaatleri(!) önüne hedef olarak koymuştur.

Özetle: “24 Ocak kararları”yla neo-liberalizmin demir yasaları yürürlüğe konulmuştu. 12 Eylül’ü her boyutuyla tartışabilmek için 24 Ocak (1980) gününden başlamak gerekir…

Özetin özeti: 12 Eylül askeri darbesi 24 Ocak 1980’de alınan kararları yaşama geçirmek için yapılmış bir darbedir. En azından 24 Ocak kararlarını destekleyen TÜSİAD Üyesi Rahmi Koç, Odalar Birliği Başkanı İbrahim Bodur gibi ünlü iş adamları gazetelere 24 Ocak kararlarının yıldönümü vesilesiyle vermiş oldukları demeçlerinde 12 Eylül darbesi olmasaydı 24 Ocak kararlarının yaşama geçirilemeyeceğini açık açık dile getirmişlerdir…

Kenan Evren, 7 Ocak 1991 tarihinde yaptığı bir açıklamada, “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir,” demişti.[4]

Tekelci kapitalizmin karşı-devrimi olarak 12 Eylül’ün ABD emperyalizme doğrudan ilintili olmaması mümkün değildi; Murat Yetkin’in, “12 Eylül’ün dış boyutu, tam açıklığa kavuşmayan bir ‘Bizim çocuklar yaptı’ lafıyla ABD’ye yapılan atıf dışında yeterince tahlil edilmiş değil,” hezeyanına karşın!

Örneğin Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül davasına yollanan MİT’in 12 Eylül 1980 tarihli istihbarat raporunda ABD’nin darbedeki rolüne ilişkin belgede, istihbaratın “Ait olduğu memleket” bölümüne “Türkiye-ABD”; “konu” kısmına ise “ABD Büyükelçiliği’nin faaliyetleri” yazılıyken; istihbarat notunda, “Haberin alındığı tarih ve vakanın oluş tarihi” olarak da “12 Eylül 1980” ibaresi düşülmüştü![5]

Evet, Milli İstihbarat Teşkilâtı’nın (MİT) belgesine göre, ABD’de “Bizim çocuklar işi bitirdi” olarak duyurulan darbenin gerçekleşeceği, Türkiye’deki büyükelçilikte iki gün önceden biliniyordu.

MİT’in 12 Eylül davasında mahkemeye gönderdiği bir belge, 32 yıldır yanıtı aranan bir soruya açıklık getirdi. “12 Eylül 1980” tarihli MİT belgesinde, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ndeki bütün personelin 11 Eylül 1980 gecesi saat 23.30’dan itibaren büyükelçilikte toplandığı belirtilerek “Büyükelçilikte çalışan bir mahalli personel, 12 Eylül 1980 sabahı yaptığı görüşmede, elçilik mensuplarının askeri müdahale olacağını 2 gün önceden bildiklerini beyan etmiştir,” deniliyordu.[6]

Ha bir şey daha: “Liberal”, “demokrasi havarisi” olarak sunulmaya kalkışılan ve AKP için önemli siyasi referans olan Turgut Özal da, “12 Eylül darbecileriyle işbirliği yapmıştı”![7]

 

“HESAPLAŞMA” HAKKINDA

 

12 Eylül’ü yaratan iktisadî zemin ve siyasi yapı yerli yerindeyken 12 Eylül’le “hesaplaşılabilir” mi?

Ya da “12 Eylül gerçekten yargılanabilir mi?”

“Topyekûncu” bulunabilir; ama ben bu soruya “Hayır” yanıtını verenlerdenim!

“Haksızlık duygusu, haksızlığı yenmeye yetmez,” diyen François Mitterand’ın saptamasına “Haksızlığa itiraz da” kaydını ekleyerek şöyle formüle edeyim:

Ne haksızlık duygusu, ne itirazı haksızlığı yenemez; haksızlık ancak yok edilebilir!

Düzeniçi sınırlarda “12 Eylül’le hesaplaşma aldatmacası”na “Evet” demek mümkün değildir ve olmamalıdır da!

Kimse inkâr edemez; “12 Eylül’le iki isim üzerinden hesaplaşılamaz”!

“Evren ve Şahinkaya’nın kendi yasalarıyla yargılanmaları da ironik” diyen Nimet Tanrıkulu ekliyor: “Türkiye’de hâlâ darbecilerin yasası var”…

Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, “12 Eylül’le yüzleşmek sadece yargıyla sınırlı bir mecra değildir,” diyorken; “12 Eylül’le hesaplaşabilmek için terör devletinin tüyler ürpertici fotoğrafını görmemiz ve anlamamız gerekiyor”;[8] ‘Devrimci Yol’ davasından yargılanan Oğuzhan Müftüoğlu’nun, AKP’nin 12 Eylül kurumlarının üzerine oturduğunun altını çizdiği üzere!

Yeri geldi sorayım: Neo-liberalizm ve IMF’yi konuşmadan, 12 Eylül nasıl konuşulur?

24 Ocak kararları konuşulmadan, 12 Eylül nasıl konuşulur?

Bir muhafazakâr yahut bir liberal olarak “1982 sonrası muhafazakâr-liberal-demokrat Özal”ı çok sevebilirsiniz de; Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası’ndan (MESS) Turgut Özal’ın “darbe hükümeti”ndeki hayati “Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı” rolü es geçilip 12 Eylül nasıl konuşulur?

Darbe olduğunda, “Şimdi gülme sırası bizde” diyen Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı’nın ifade ettiği büyük sermaye coşkusu konuşulmadan, 12 Eylül nasıl konuşulur?

Çalışanların haklarını gasp eden bir sınıf savaşı aracı olarak darbe konuşulmadan 12 Eylül nasıl konuşulur?

Darbenin kapattığı sendikalara üye işçileri; MESS’in, kankası Türk Metal’e zoraki üye yaptırışı konuşulmadan 12 Eylül nasıl konuşulur?

Bir milletin darbeye yüzde 90’dan fazla oy veren utancı konuşulmadan 12 Eylül nasıl konuşulur?

AKP, CHP, MHP kadro ve seçmenlerinin, 45 yaş üstündekilerin darbeyi ortalama yüzde 90 desteklediği unutularak 12 Eylül nasıl konuşulur?

Medyanın el etek öpmesi, “MESS gibi, TİSK gibi” kokması konuşulmadan 12 Eylül nasıl konuşulur?

12 Eylül ya topyekûn yargılanır ya da “yargılaMIŞ” gibi yapılır…

Sadece Evren ve Şahinkaya ile sınırlı olmayan, cuntanın diğer elemanlarını, Bülend Ulusu hükümetinin üyelerini kapsayan, cuntaya ortak olmuş bütün emniyet müdürlerini, siyasi şubeleri, operasyon yapan timleri, askeri-sivil bütün cezaevlerinin müdürlerini ve subaylarını, bütün sıkıyönetim komutanlarını, askeri adli müşavirleri, askeri mahkemeleri, askeri yargıtayları, hatta İhsan Doğramacı başta olmak üzere üniversitelerde gençliği teslim almak için çalışanları, Vehbi Koç’un Kenan Evren’e akıl veren mektubu dolayısıyla Koç ailesini, “İşçiler gülüyordu, gülme sırası bizde” diyen İTKİB Başkanı Halit Narin’i, dönemin ABD Başkanı Jimy Carter’a “Bizim çocuklar başardı” diyen CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi Paul Henze’yi, eski devlet yapısını tasfiye edip devletleşen 12 Eylül’ün bütün kadrosunu kapsayanların hepsinin yargılanması gerek…

Nihayet daha açık bir ifadeyle 12 Eylül darbe koşulları aradan geçen yıllara rağmen henüz ortadan kalkmamıştır. 12 Eylül darbesi varlığını hâlen devam ettiren bir bütünlüklü sürecin hem sonucu hem de başlangıcıdır. Darbeci olarak yargılananlar bu süreçte fiilen şiddet uygulayan tetikçilerdir.

Kanlı bir darbenin sorumluları elbette en ağır biçimde cezalandırılmalıdır. Ancak sadece onların cezalandırılması, 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmak için yeterli olmayacaktır. 12 Eylül darbesiyle gerçekten hesaplaşmak isteniyorsa, darbeyi teşvik eden ve destekleyen küresel ve ulusal sermayenin, bunları temsil eden örgütlerin ve darbeye gerekçe olan entegrasyon sürecinin uygulayıcılarının da bu hesaplaşma sürecine katılması gerekir. Sadece tetikçilerin cezalandırılması, 12 Eylül darbesinin üzerinin örtülmesinden başka hiçbir işe yaramayacaktır!

Evet, bu bir hesaplaşma değil! Duruşmaya hiç gelmemelerine rağmen “duruşmalardaki ‘iyi hâlleri’ nedeniyle” indirime gidilmesi kanıtındaki üzere!

Çünkü Emre Kongar’ın, “12 Eylül şiddetleniyor!” notunu düştüğü koordinatlarda, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği üzere, 12 Eylül rejimi sürüyor. Darbe anayasasıyla sürüyor. “Değiştirilemez maddelerle” sürüyor. Darbe döneminde yapılan 600 yasa ile sürüyor. Darbe anayasasının cumhurbaşkanına tanıdığı “aşırı” yetkilerle sürüyor.

Bu yetkilerin bir kısmı “değiştirilemez maddelerle”, bir kısmı MGK’yle, bir kısmı hükümet ilişkileriyle, bir kısmı üst yargı organları, YÖK, RTÜK gibi temel kurumlarla ilgili…

Sonuç olarak, 12 Eylül temel kurumlarıyla sürüyor. Askeri vesayetin AKP üzerindeki kontrolünün kalkması, toplum ve halk üzerindeki kalkması anlamına gelmiyor. Sivil siyaset ardında, 12 Eylül rejiminin kurum ve kurullarının ve yetkilerinin AKP tarafından, Erdoğan tarafından kullanılması anlamına geliyor. Üstelik hiçbir cumhurbaşkanının, Evren’in bile kullanmadığı kadar! Kısacası yönetim katında 12 Eylül kendi siyasi liderini de buldu.

 

“YARGILA(NMA)MA”YA DAİR GERÇEK(LER)

 

12 Eylül “yargısı”na dair somut gerçek(ler)den söz etmeyen tüm değerlendirme ve beklentiler karşılıksız ve anlamsızdır notunu düşüp, kimi verileri yorumsuz, olduğu gibi sıralayalım:

  1. i) Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül davasında sanıklar Kenan Evren ile ayakta tedavi gördüğü ortaya çıkan Tahsin Şahinkaya’nın tutuklanması talebini reddetti. Darbeci generallerin duruşmalardan vareste tutulmasına (katılmamasına) karar veren mahkeme, sanıkların telekonferans yoluyla duruşmaya katılmasına da gerek olmadığına hükmetti![9]
  2. ii) Yürürlükteki siyasi partiler mevzuatının ana belgesi “Siyasi Partiler Kanunu”, 12 Eylül askeri yönetiminin bizzat çıkardığı kanundur. Kabul tarihi: 22 Nisan 1983… 12 Eylül’le hesaplaşıldığını ileri sürenler AKP’nin seçim barajları başta olmak üzere o rejimin çıkardığı 600’ü aşkın kanunla hükümet ettiğini görmezden geldiler![10]

iii) 12 Eylül darbesi nedeniyle Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında açılan davanın dosyasına giren ve darbenin hemen sonrasında Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan raporlarda “Türkiye’nin savaşta olduğu” belirtiliyorken; belgelerde bir savaştan çıkıldığı, işkencenin de münferit olduğu söyleniyordu![11]

  1. iv) Genelkurmay Başkanlığı’nın 12 Eylül davası için mahkemeye gönderdiği belgelerde, bazı kişilerin “işkence veya kötü muamele” sonucu öldüğü kabul edilse de; belgelerde birçok ölümün “Emniyet binasının yüksek katlarından atlayarak intihar” olarak yansıtılması dikkat çekti![12]

Genelkurmay Başkanlığı’nın o dönemde iddialar üzerine bir bilanço da çıkarttığı, tarih belirtilmeyen ancak 1982 sıralarında hazırlandığı anlaşılan yazıya göre, 16 kişinin işkenceden öldüğünün belirlendiği, 33 kişinin doğal nedenlerle, 25 kişinin intihar sonucu, 14 kişinin kaçarken, 71 kişinin çatışmada öldüğü kaydedildi. 60 ölüm olayının ise soruşturulduğu belirtildi. Aynı yazıda, cezaevindeki ölüm olayları için de 2 kişinin işkenceden, 25 kişinin doğal nedenlerle 14 kişinin intihar, 7 kişinin açlık grevi sonucu öldüğü ifade edildi.

Belgelerde yer alan ve soruşturmaları genel olarak beraatle ya da takipsizlikle sonuçlanmış bazı şüpheli ölüm vakaları resmî açıklamalara göre şöyle![13]

 

NİYAZİ GÜNDOĞDU (16 MART 1985) Ölümünün işkence ile oluştuğunun babası tarafından iddia edilmesi üzerine yapılan inceleme sonucu 10 emniyet görevlisi hakkında dava açılmış, beraatle sonuçlanmıştır. Sivas Emniyet Müdürlüğü nezarethanesinde kendini asmak suretiyle intihar etmiştir.
İRFAN ÇELİK (14 EYLÜL 1980) Tutuklu bulunduğu Davutpaşa Askeri Cezaevi’nde kendini asmak suretiyle intihar etmiştir. Ölüm olayından önce aşı olduğu tespit edilmiştir. Aşı sonrası girdiği bunalım neticesinde intihar ettiği anlaşılmıştır.
HASAN SAZOĞLU Beyoğlu Emniyet Amirliği’nin ekip odasında ifadesi alınırken 4. kat penceresinden atlayarak intihar etmiştir.
CUMALİ AY (14 NİSAN 1981) İstanbul Beyoğlu Taksim semtindeki örgüt evinde, belirlenemeyen bir sebepten dolayı kendini bulunduğu kattan aşağı atmak suretiyle öldüğü ve Adana Asri Mezarlığı’nda defnedildiği öğrenilmiştir.
TEOMAN SAMANLI (25 OCAK 1985) Zonguldak’ta Özel Askeri Cezaevi’nde yatmaktayken öldüğü ve İstanbul Güneşli Mezarlığı’na defnedildiği anlaşılmıştır.
MUSTAFA YALÇIN (29 AĞUSTOS 1980) Mamak Askeri Cezaevi’nde tutuklu bulunduğu sırada rahatsızlığını beyan etmesi üzerine hastaneye kaldırıldığı sırada ölmüştür.
MUSTAFA ŞAHİN (7 OCAK 1981) Suç eşyalarının yerini göstermek amacıyla olay yerine götürülürken Peri suyuna atlayıp boğularak ölmüştür. Takipsizlik kararı verilmiştir.
MAZLUM GÜDER (3 MART 1983) Tutuklu bulunduğu Elazığ Askeri Cezaevi’nde hücresinde ölü olarak bulunmuştur.
AYDIN DEMİRKOL (23 MART 1981) Rahatsızlanarak ölümü sonrasında yapılan otopsinin ardından iki emniyet görevlisi hakkında dava açılmış, beraatle sonuçlanmıştır.
HEDİL TAN (14 TEMMUZ 1982) Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde ölmüştür. Otopsi raporunda ölüm sebebi travmaya bağlı merkezi sinir sisteminin durması sonucu öldüğü tespit edilmiştir. Tutukluluk öncesinden beri kanlı ishal hastalığının olduğu, tuvalette birkaç kez düştüğü, cezaevi tabibi tarafından tedavisinin yapıldığı öğrenilmiştir.
CUMA ÖZASLAN (25 OCAK 1980)
  1. Antep Emniyet Müdürlüğü nezarethanesinde rahatsızlanarak kaldırıldığı hastanede ölmüştür. Otopsi raporunda solunum yetmezliğinden ölüm olayının meydana geldiği anlaşılmıştır. 4 emniyet görevlisi hakkında açılan dava beraatle sonuçlanmıştır.
İBRAHİM ESKİ (12 KASIM 1980) Yer gösterme işlemi sırasında kaçmak isterken düşerek ölmüştür. 2 kamu görevlisi için beraat kararı verilmiştir.
ERCAN KOCA (15 ARALIK 1980) Demetevler’de bahçe duvarına pankart asarken bir trafik polisi tarafından görülmüş güvenlik kuvvetlerine yakalanmamak için kaçarken, yerlerin de kaygan olması nedeniyle düşerek yaralanmıştır. Nezarethaneye bile alınmadan götürüldüğü hastanede ölmüştür.
İLHAN ERDOST (7 KASIM 1980) Gözaltına alınan sanık cezaevine nakil sırasında araçta görevli askeri personel tarafından darba maruz kalmış ve fenalaşarak ölmüştür. Yapılan otopsi neticesinde ölüm sebebinin darba bağla beyin kanaması olduğu belirlenmiş ve bir astsubayın 10 yıl 8 ay hapsine, ordudan atılmasına, üç er hakkında 10’ar yıl 8 ay hapis, bir erin 2 yıl 20 gün süre ile ağır hapsine karar verilmiş, karar kesinleşmiştir.

 

  1. v) Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi 12 Eylül davası kapsamında MİT, Adalet Bakanlığı, Jandarma ve Kara Kuvvetleri’nden 12 Eylül askeri darbesi sonrasında başta Mamak olmak üzere cezaevlerinde yapılan işkencelerle ilgili kurum içerisinde bulunan bilgi, belge ve özellikle görüntü kayıtlarını istemesi üzerine Kara Kuvvetleri Komutanlığı, 12 Eylül döneminde cezaevlerinde yapılan işkencelerle ilgili bilgi ve belge isteyen mahkemeye tartışma yaratacak bir yanıt verdi. Darbe sonrasında cezaevlerinde yapıldığı iddia edilen işkencelerle ilgili arşivinde “ayrı bir fihrist veya kayıt sisteminin bulunmadığını” bildiren Kara Kuvvetleri, sıkıyönetim savcılıkları ve mahkemelerinde toplam 31 bin 219 dosya bulunduğunu, bunların tek tek her sayfasının incelenmesinin fiilen mümkün olmadığını savundu. Komutanlık, mahkemeden işkence gördüğünü iddia eden sanık ismi, yargılandığı sıkıyönetim mahkemesi ve dosya esas numarasını istedi ancak bu yolda dahi incelemenin çok uzun süreceğini iddia etti![14]
  2. vi) Genelkurmay Başkanlığı’nın mahkemeye gönderdiği 15 klasörlük dosya, 12 Eylül döneminde cezaevlerinde yapılan işkence ve kötü muamele iddialarının nasıl örtbas edildiğini ortaya koydu. Erzurum Özel Askeri Ceza ve Tutukevi’nde mahkûmların şikâyeti üzerine İl Jandarma Alay Komutanı başkanlığında oluşturulan Tahkikat Komisyonu Heyeti, hazırladığı raporda “3 tutuklu üzerine neden ileri geldiği belli olmayan yara izleri tespit edilmiştir” dedi. Aynı heyet, buna karşın “iddiaların asılsız olduğu ve bunları kanıtlayacak delil elde edilemediği” sonucuna vararak dosyayı kapattı. Heyet, bununla da yetinmeyerek şikâyette bulunanların asıl amacının “başta cezaevi müdürü olmak üzere cezaevi idaresini yıpratmak” olduğu “kanaat”ini de raporuna not düştü![15]

vii) 12 Eylül darbesinin mimarları Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında “sistematik işkence” suçundan soruşturma sürdüren Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Bürosu, darbe mağduru öğretmenin yaptığı suç duyurusuna “delil bulunmadığı” gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi![16]

viii) Mesela Amasya’da 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından “işkencehaneye” çevrilen Suluova Et Balık Kuru Tesisleri’nde (EBK) işkence gören Hasan Kaplan’ın şikâyeti üzerine Yüzbaşı Atasoy Fitos, Başçavuş Burhan Yöntem ve Jandarma Başçavuş Kenan Kanat hakkında açılan davada, Amasya Ağır Ceza Mahkemesi davanın zamanaşımından düşürülmesine karar verdi. Yaşananlar işkence mağdurlarını isyan ettirdi.

Mağdur avukatlarından Mehmet Horuş, Suluova’nın yanı sıra Fatsa’da, Ünye’de, Kastamonu’da EBK tesislerinin işkencehane olarak kullanıldığına dikkat çekerek “Burada insanlığa yönelik sistematik işkence suçu var. Bunun zamanaşımı olmaz. Sanıkların emir komuta zincirinde sistematik işkence yaptığı ortadadır. Sistematik işkenceye maruz kalan sadece üç beş kişi değil, Karadeniz bölgesinde on binlerce kişidir. Burada yargılama yapmadık, sorularımızı soramadık. Suluova Et ve Balık Kurumu Türkiye’nin Guantanamosu’dur” dedi.

Mağdurlar, 12 Eylül faşizminin hâlâ sürdüğünü, yargının işkencecileri koruduğunu, yargılamanın adaletsiz ve göstermelik olduğunu vurgulayarak mahkeme salonunu terk ederek, şunları dediler.[17]

 

HIDIR SEVİNDİ “Suluova EBK Tesislerinde ağır işkencelerden geçtim, Yeni Çeltek Devrimci Yol Davası’ndan 11 yıl hapis yattım. Binlerce kişi burada işkencelerden geçti. Sokağa bir masa koyun, sıradan geçene sorun, herkes size anlatır. 34 yıldır adaleti bulamadık. Binlerce kişi işkence görmüş ama hâlâ ‘mahkemeler işkence yapıldı’ diyemiyor. Faşist sistem sürüyor. Vicdanlarınız nerede? 12 Eylül faşizmi devam ediyor. Bunlar cezalandırılmadığı sürece çocuklarımızın güvencesi yok, geleceği yok. Bizim ruhsal bütünlüğümüzü geri toplayamazlar, bizim insanlık onurumuzla oynadılar. Ne hukuku bu? Tiyatro yapıyorlar…
HASAN KAPLAN “Gördük ki 34 yıl sonra 12 Eylül devam ediyor. Yargılamalar göstermelik yapılıyor. Duymak istemeyen kulaklar sağır ise, görmek istemeyen gözler kör. İşkencenin ayyuka çıktığı, sağır sultanların bile duyduğu, gördüğü, bildiği Suluova Et ve Balık Kurumu’nda biz hâlâ işkence olup olmadığını kanıtlamaya çalışıyoruz. Acı bir karardır, gördük ki dün apoleti olanlar bunu yapıyordu bugün apoleti olmayanlar bu sistemi sürdürüyor.”
METİN IRMAK Yeni Çeltek Devrimci Yol Davası’nda 4.5 yıl yattım. Suluova EBK işkencecisi Başçavuş Burhan Yöntem cezaevine müdür olarak gelmişti. Beni 1 No’lu cezaevinden alıp 1982’de 4. kez sorgulanmak için buraya götürdüler. Ben tutukluyum, davalar açılmış, iddianameler hazırlanmış beni cezaevinden alıp tekrar sorgu merkezine getirdiler. 150 gün işkence gördüm. Suluova Şeker Fabrikası ambarında da işkence gördüm. Yeni Çeltek Kömür İşletmesi’nin misafirhanesinin ikinci katına götürdüler. Amasya Tugay Komutanı Ali Kolcu gelmişti, bizleri tehdit eden bir konuşma yaptı. Boğazımdan tuttu, camı gösterdi, ‘Hadi atlayın, tankla vurdurayım sizi’ dedi. Bundan sonra yasa biziz, kanun biziz, ne ana, ne baba, ne kardeş var diye konuştu.
FAZLI KURU “Bu karar mahkemenin kararı değil. Mahkeme bence Adalet Bakanlığı’nın etkisi altında! Bu davayı bitirin, bu dava derinleştirilmemeli diye bir eğilim gözlemliyorum. Onca delile, rapora, tanık ifadesine göre davanın düşmesi çok ilginç. Türkiye’deki hukuk bu! Anayasa değişikliği, torba yasalar, demokratikleşme paketleri bunlar hikâye. Bir şekilde 12 Eylül devam ediyor. Suluova Et ve Balık Kurumu’nda işkence yapıldığını bilmeyen yok. Faşizm el altından bu işleri sürdürüyor.”

 

Bu arada bir şey daha: 12 Eylül faşizminin işkenceyle sakat bıraktığı Fazıl Kuru’nun şikâyeti üzerine emekli Astsubay Burhan Yöntem ve dönemin Asayiş Bölük Komutanı Yüzbaşı Atasoy Fitoz hakkında açılan işkence davasında savcı Kuru’dan işkence gördüğüne dair Adli Tıp’tan rapor getirmesini istedi. Avukatlar Kuru’nun tekerlekli sandalyesini göstererek “Kanıt ortada değil mi?” dedi.[18]

  1. ix) “12 Eylül’ün anlaşılması için cezaevlerinde yaşananlar, özellikle de Diyarbakır Cezaevi vahşeti önemli” diyen Sezgin Tanrıkulu, kadınların 12 Eylül’ün işkencelerini anlatmakta hâlâ zorluk çektiklerini vurguluyor, tecavüzlerin, tacizlerin daha dillendirilmediğini… Bu suskunlukta toplumda egemen olan cinsiyetçi bakışın etkisi büyük. O nedenle toplumsal koşulların da kadınların yaşadıklarını dillendirip 12 Eylül’den hesap sormaları için olgunlaştırılmasını istiyordu;[19] çünkü![20]

 

12 EYLÜL’ÜN DİYARBAKIR 5 NO’LU CEZAEVİ’NDEN TANIKLIKLAR…[21]
NURETTİN YILMAZ “Oturtuyorlardı bizi. Sen ya içeceksin bu pisliği, lağımı, çok affedersiniz, böyle bok parçaları dolaşıyor… Ya içeceksin, yahut da senin başını banyo yapacağım. İçer miyim? Arkadan ayağımı çekiyor, şöyle çat düşüyor, bütün başın yüzün o pislik içerisinde.”
MESUT BAŞTÜRK “Askerlerden kaşınmak için müsaade istiyorduk. Korkunç derece bit var, binlerce böyle. Duramıyorsun, sürekli kaşınıyorsun, esas duruşta böyle ellerin dizlerinde durmak zorundasın. Hiçbir şey demeyeceksin, kaşınmak istediğin zaman işte diyeceksin, faraza ben diyorum, Mesut Baştürk Diyarbakır, emret komutanım! Diyor söyle ulan i.ne nedir? Ben bir dakka kaşınabilir miyim? Eğer asker biraz insafa gelmişse, diyor kaşın işte i.ne falan. Sen de kaşınıyorsun yani.”
NURCAN ÇAMLI MARAŞLI “Meryem 13 yaşında, kısa boylu, böyle al al yanakları olan, çok böyle canlı, direngen, adeta böyle meydan okuyan o işkencecilere, o küçük yüreğiyle, böyle moral kaynağı olan bir yapıdaydı. Meryem de tutup yazmış ailesine, saçlarımız kesildi diye. Bu mektubu yiyeceksin dedi. Meryem’den tık yok. O kâğıdı aldılar, Meryem’in ağzını zorla açtılar, açmıyor ağzını. Çok dirençli bir çocuktu. İki asker parmağını ağzına sokarak, resmen kenetlenmiş böyle dişleri, açmıyor. Onu zorla Meryem’in ağzına koydular. Ağız böyle şişti. Çiğnemiyor. Esat kuduruyor. Bunu yutacaksın diyor. Mümkün değil, Meryem’i ikna edemediler, Meryem yine bir dayak faslı yaşadı.”
PAŞA UZUN “Benim bir dişim ağrıyordu, sekiz tane dişimi çektiler…. Uyuşturmadan sekiz dişimi çektiler. Ya sekiz dişimi niçin çekiyorsun? Doktorsun, tamam uyuşturmadın, onu da anladık, cezaevidir, belki olanaklarınız yoktu. Bari iki tane çek!”
AZİZ KARATAŞ “O cezaevi süresince annemle tek bir kelime konuşmadım. Gelirdi, yüzüme bakardı, ondan sonra giderdi. Çünkü Türkçe bilmiyordu. Nasılsın diyordum, böyle gözlerinden yaşlar akıp bakıyordu.”
ABDULLAH DELİBALTA “Biz kenarda hazır olda bekliyorduk…. Bir kalas inip bir kalas kalkıyordu. Derken bunlar çıktılar, biz arkadaşlarla Hasan Çakır ve Ali Sarıbal’ın üzerine gittiğimizde, Hasan baygın yatıyordu. Ali Sarıbal ise her tarafı morarmış, boğazından hırıltılar çıkıyordu. Biz anladık Ali Sarıbal’ın gittiğini.”
FERİDUN YAZAR “Bir tane arkadaş yemeği dağıtırken, merdivenden geç çıktı, yani o koca askeri karavanayla merdivenden çıkacak, çok süratli ama… Son sayıyorum, dağıt diyor. Nasıl dağıtsın, üç kat daha çıkacak. Tekmeyle vurdular, çenesi kırıldı ve öldü. Ve bize imzalattılar, kendisi ayağı kaydı düştü diye.”
SELİM DİNDAR “Gece üç buçuk dört arası, büyük bir patlama sesiyle uyandık…. Hepimiz Alevîn olduğu yere geldik. O alevlerin içinden bir ses yükseldi. ‘Bu bir yangın değildir, bu bir eylemdir’ dedi. Bu süreç bir-iki dakika, belki üç dakika sürdü. Baktık ki, kafa kafaya vermiş dört tane insan çıktı ortaya. Tabii onları ayırıp… Hâliyle ben tanıdığım insanın üzerine gittim. Ferhat Hoca dişlerini kenetlemiş böyle, nefes alıp veriyor, bir tılsım sesiyle.. Eğildim, hocam bir şeyler söyle dedim…. Daha önce onunla yan yana geldiğimizde türkü söylüyordum, Kürtçe. Bu türkülerden beğendiği bir türkü vardı, Sevdariye. Sevdariye sevgilim demektir. Bana dedi o türküyü söyle. Şimdi söylemek bir türlü, söylememek bir türlü. Hem söylüyorum hem ağlıyorum…. Bana moral vermek için, tebessüm etti. Tebessüm edince de, yanaklarından etler döküldü…”
İPEK GÜR “Cezaevinin tepesinde böyle koca bir kulübe vardı, Esat Yıldıran da orada dikiliyordu. Oradan indi geldi, bir Kürt anasının önüne. Dedi ki ana, bak şu çocukların seni ne perişan ediyorlar. Bunları doğuracağına taş doğursaydın dedi. O Kürt anası başını kaldırdı, şöyle yüzüne baktı, analar ne doğuracağını bilseydi, senin anan da seni doğurur muydu dedi. Ayyy, o anda her taraf buz kesti.”
REMZİ ERCANLAR “Şu büyüklükte bir farenin kuyruğunu tutmuştu, sallıyordu. Sandalyenin üzerinden sırtüstü yıkıldım. Ve düşer düşmez o fareyi, hem yüzüme vuraraktan, bir kedinin fareyi parçalar gibi parçalayıp ağzımın içerisine sokmaya başladılar ve o fareyi bana yedirdiler. Dedim ki istediğiniz her şeyi yapacağım ama beni koğuşa götürün, bir üstümü değiştireyim, kendime geleyim, yıkanayım. Koğuş sorumlusuna dedim ki bana jilet verin, tıraş olacağım. Üstüme dökebildiğim kadar su döktüm, özellikle ağzıma almaya çalışıyorum, içimdeki pisliği atmaya çalışıyorum. Gittim en sondaki ranzaya, arkadaşlar dedim, ihanet etmektense, devrim için, halkım için kendimi öldürüyorum. Boynuma jileti vurdum.”

 

  1. x) 12 Eylül döneminde Mamak Cezaevi’nde askerlik yapan Eşlik, “Bize zorla işkence yaptırdılar. İşkence yapmaktan psikolojim bozuldu” deyip darbeyi yapanlar ve Mamak Cezaevi’ndeki görevliler hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Yaptığı işkenceler nedeniyle psikolojisinin bulunduğunu bu yüzden evlenemediğini söyleyen Eşlik, pişman olduğunu belirterek işkence mağdurlarından “helallik” istedi![22]

 

12 EYLÜL DAVASI’NIN İDDİANAMESİNDEN İŞKENCE YÖNTEMLERİ[23]
FALAKA Yaygın ve sürekli kullanıldı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirildi.
KÖPEK SALDIRTMA Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.
ZİNCİR 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.
AYAKTAN ASMA/TEPE 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan ‘Tepe ol’ komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, İstiklal Marşı’nın 10 kıtası okutulurdu.
KULE Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-5 kat olacak biçimde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın ‘Yıkıl’ komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır, böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.
SEHPA Tutuklu mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanır, idama çarptırılır ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.
COP SOKMAK Gardiyanlar, copu zeytinyağına batırır ve yağlı copu tutuklunun makatına zorla sokardı. Sonra bu copu kendisine ya da bir başka tutukluya yalatırdı.
ÇEK-ÇEK Tutuklu çırılçıplak soyundurulur ve erkeklik organına bir ip takılırdı. Gardiyan ipin diğer ucunu alıp hızla koşar, tutuklu zorunlu olarak gardiyanın peşinden koşardı.
LAĞIM SUYUNA SOKMA Diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.
KİTAP OKUMA Koğuşta tutuklunun eline bir kitap verilir, avaza çıktığı kadar yüksek sesle tek tek sözcükler okutulur. Diğer tutuklular bu sözcüleri tekrarlarlar. Bu işlem sabahtan akşama kadar sürer.
MARŞ SÖYLETMEK Cezaevinde bulunan herkes 50’ye aşkın marşı ezberlemek zorundaydı. Bu marşlar tutukluların ses telleri tahriş oluncaya kadar söyletilirdi.
ÖL DEDİĞİMDE Tutuklu havalandırmanın orta yerine çıkartılır, “Hazır ol” durumuna geçirilirdi. Gardiyanın “Öl” komutuyla tutuklu kas katı eklemlerini kırmadan eğer ve düşürülürdü. Bu işlem gardiyanın keyfine göre tekrarlanırdı.

 

  1. xi) 12 Eylül’de Ankara’da yapılan işkencelere ilişkin soruşturma 3 yılda 3 savcı değiştirdi. Dosya şimdi yeni savcısını beklerken bir numaralı işkenceci Raci Tetik[24] huzurevinde![25]

xii) Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Eylül askeri darbesi döneminde işlenen işkence ve kötü muamele suçlarına ilişkin soruşturmada müştekilerin ifadesine başvurmadan, herhangi bir belge toplamadan doğrudan takipsizlik kararı verdi. Savcılığın takipsizlik kararına iki gerekçeye dayandırdı: Delil yok, suç zamanaşımına girmiştir. Oysa 12 Eylül’ün hayatta kalan mimarları Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya hakkında dava açan özel yetkili Cumhuriyet Savcısı Kemal Çetin, “işkence ve kötü muamele suçlarına” ilişkin yapılan suç duyuruları ile ilgili “yetkisizlik” kararında “işkence ve kötü muamele suçlarıyla ilgili failler kamu görevliyse zamanaşımı ve af olamayacağını” belirtmişti![26]

xiii) 4 Nisan 2012’de K. Maraş savcılığı tartışmalı bir karara imza attı. 12 Eylül’de işkence gören Duman Bal’ın (54) suç duyurusu, zamanaşımı gerekçesiyle reddedildi. Mersin’de seyyar satıcılık yapan Bal’ın, “Zamanaşımı, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin referandumla kaldırılmasından itibaren başlar,” diyerek yaptığı itirazı ise Gaziantep 4. Ağır Ceza Mahkemesi yerinde bulmadı![27]

xiv) K. Maraş katliamında yaşamını yitiren İmam Ergönül’ün eşi Güley Ergönül ve çocukları Hüseyin Ergönül, Hacı Bektaş Bozkurt ve Salman Bayır’ın aileleri adına Avukat Seyit Sömez’in K. Maraş Cumhuriyet Başsavcılığı’na mezar yerlerinin bulunması, sorumluların cezalandırılması talebi ile yaptığı başvuruya savcılığın takipsizlik kararı verilmesiyle ilgili bir üst mahkemeye yaptığı itiraz da reddedildi![28]

  1. xv) 12 Eylül askeri darbesinin hemen ardından İstanbul’da gözaltına alınan ve bir daha kendisinden haber alınamayan Hayrettin Eren hakkında, mahkeme 9 Mayıs 2013’de “gaip”tir kararı verdi![29]

xvi) 12 Eylül darbesinin üzerinden yıllar geçti ancak hâlâ o dönemde işkence yapanlar hâkim karşısına çıkarılamadı. Örneğin faşizmin yaşamını aldığı Orhan Keskin’in ailesi işkencecilerden hesap sorulmasını istiyor![30]

xvii) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 12 Eylül davasını takip eden mağdur avukatları hakkında garip bir soruşturma başlattı. 12 Eylül davasında darbeci generaller Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanmasından rahatsız olan Dr. Bülent Gürkut, “karafatma” diyerek hakaret ettiği avukatları, “1980 senesinde kısa pantolonla sokakta koşturan bu zavallılar, bugün iki orgenerale kin kusuyorlar” sözleriyle Genelkurmay Askeri Savcılığı’na şikâyet etti. Askeri savcılık, şikâyeti, “Görev alanımıza girmiyor” diyerek sivil savcılığa gönderdi![31]

xviii) Berfo Ana, gözaltında kaybolan oğlunu ararken Kars Başsavcılığı’nın soruşturma açıp “takipsizlik” kararıyla sessiz sedasız kapattığı ortaya çıktı. Göle’de, 12 Eylül darbesinden hemen sonra gözaltında öldürülüp cesedi kaybedilen Cemil Kırbayır’ın katilleri hakkında üç yıldır dava açılması beklenirken, Kars Adliyesi’nin deposundan 2002 yılında verilmiş bir “takipsizlik kararı” çıktı.[32] Mahkeme, Cemil Kırbayır’ın ölümüyle ilgili soruşturmaya devam edilmesini isterken savcılık “Ortada ceset yok” diye dava açmadı![33]

xix) DİSK’in Kurucu Genel Başkanı Kemal Türkleri öldürdüğü gerekçesiyle yargılanan Ünal Osmanoğlu hakkındaki davanın zamanaşımından düşmesi kararı Yargıtay tarafından onandı. Böylece dava kesin olarak zamanaşımına uğramış oldu![34]

  1. xx) Maraş’ta, 12 Eylül’de öldürülen Ali Ekber Yürek’in 87 yaşındaki annesi Fecire ve 60 yaşındaki ağabeyi Mehmet, 26 aydır devam eden soruşturmanın davaya dönüşmemesine isyan ederek, Maraş Adliyesi önünde açlık grevine başladı![35]

 

DARBEDE KATLEDİLENLERDEN KİMİLERİ
İrfan Çelik 14 Eylül 1980 Davutpaşa Cezaevi Süleyman Cihan 30 Temmuz 1981 İstanbul Emniyet Müdürlüğü
Ramazan Oğuz 20 Eylül 1980 Gazipaşa Fehmi Özaslan 21 Ağustos 1981 K. Maraş
Ali Çakmaklı 24 Eylül 1980 Adana Selahattin Satic 28 Ağustos 1981 Kırkağaç
Şadan Gazeteci 26 Eylül 1980 İzmit Cezaevi Mehmet Yıldız 13 Eylül 1981 Ankara
Zeynel Abidin Ceylan 26 Eylül 1980 Ankara Metin Sarpbulut Ekim 1981 Ankara Emniyet Müdürlüğü
Hüseyin Karakaş 27 Eylül 1980 İskenderun Hasan Alemoğlu 4 Ekim 1981 Ankara
Ali İnan 28 Eylül 1980 İstanbul Behzat Firik 10 Ekim 1981 Tunceli
Abdurrahman Aktimur Ekim 1980 Mazıdağ Jandarma Karakolu Mehmet Ceren 20 Ekim 1981 K. Maraş
Ömer Aktaş 1 Ekim 1980 Ataman İnce 26 Ekim 1981 İstanbul
Ahmet Hilmi Fevzioğlu 02 Ekim 1980 Bursa Emniyet Müdürlüğü Mehmet Karados Kasım 1981 Erzurum
Emin Alkan 4 Ekim 1980 Siirt Cengiz Aksakal 12 Kasım 1981 Şavşat
Hasan Asker Özmen 5 Ekim 1980 Ali Sarıbal 13 Kasım 1981 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Ahmet Karlangaç 12 Ekim 1980 İstanbul Emniyet Müdürlüğü İsmail Esen 15 Kasım 1981 Bursa Cezaevi
Ekrem Ekşi 16 Ekim 1980 İstanbul Günay Balcık 19 Kasım 1981 İstanbul
Metin Aksoy 24 Ekim 1980 İsmet Taş 5 Aralık 1981 Metris Askeri Cezaevi
Sait Şimşek 26 Ekim 1980 Şerif Yazar 24 Aralık 1981 Alemdağ Cezaevi
Ahmet Yüksel 27 Ekim 1980 Hakan Mermeroluk 24 Aralık 1981 Alemdağ Cezaevi
Rafet Demir 30 Ekim 1980 Bursa Emniyet Müdürlüğü İbiş Ural 27 Aralık 1981 Diyarbakır Cezaevi
Himmet Uysal 30 Ekim 1980 Uşak Mustafa Şahin 28 Aralık 1981 Elazığ
Ahmet Altan 3 Kasım 1980 Maraş Ali Erek Nisan 1981 Diyarbakır Askeri Hapishanesi
İlhan Erdost 7 Kasım 1980 Mamak Askeri Cezaevi Ali Kamış 1982 Konya
İbrahim Eski 11 Kasım 1980 Ankara Emniyet Müdürlüğü Selahattin Kurutur 1982 Diyarbakır
Cengiz Aksakal 12 Kasım 1980 Artvin Cemalettin Yalçın 1982 İstanbul
Feridun Yılmaz 12 Kasım 1980 Eskişehir Fehamettin Şeref 1982 Şavşat
Şükrü Gedik 12 Kasım 1980 Karakocan Benli Coşkun 1982 Nizip
Cafer Dağdoğan 12 Kasım 1980 Adana Halil Çınar 1982 Diyarbakır
Bekir Bağ 12 Kasım 1980 Mamak Askeri Cezaevi Dede Oğuzhan 1982 Akşehir Cezaevi
Rüstem Gürsoy 14 Kasım 1980 İstanbul Kenan Kılıç 1982 Diyarbakır
Süleyman Ölmez 18 Kasım 1980 Tunceli İsmet Çelik 2 Ocak 1982 İstanbul
Hayrettin Eren 21 Kasım 1980 İstanbul Emniyet Müdürlüğü Bahadır Dumanlı 3 Ocak 1982 Alemdağ Cezaevi
Cuma Özaslan 25 Kasım 1980 G. Antep
  1. Emin Akpınar 25 Ocak Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Kenan Gürsoy 3Aralık 1980 Diyarbakır Süleyman Şeker Şubat 1982 Bozova
Bayram Lafçı 3 Aralık 1980 Şevket Sevseren Şubat 1982 Adana Devlet Hastanesi
Recai Yılmaz 5 Aralık 1980 İstanbul Abdurrahim Aksoy 9 Şubat 1982 Samsun Emniyet Müdürlüğü
Mehmet Sanı 6 Aralık 1980 İstanbul Ahmet Erdoğdu 10 Şubat 1982 Mamak Askeri Cezaevi İşkenceleri protesto için intihar etti
Ercan Koca 15 Aralık 1980 Ankara Yenimahalle Karakolu Önder Demirok 22 Şubat 1982 Diyarbakır Cezaevi
Behçet Dinlerer 15 Aralık 1980 Ankara Emniyet Müdürlüğü Cemal Kılıç 23 Şubat 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Nihat Arda 16 Aralık 1980 Ankara Emniyet Müdürlüğü İsmet Ömürcan 26 Şubat 1982 K. Maraş
Şehmuz Akdoğan 18 Aralık 1980 Siverek İsa… 5 Mart 1982 Ünye
Sedat Özkaracadağ 27 Aralık 1980 Adana Cezaevi Haydar Sönmez 6 Mart 1982 Elazığ
Manzur Geçgel 27 Aralık 1980 İzmir Vakkas Doğru 7 Mart 1982 Araban
Turan Sağlam 28 Aralık 1980 Erzurum Mazlum Doğan 21 Mart 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Mehmet Dağ 29Aralık 1980 Adana Kenan Çiftçi 21 Nisan1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Davut Elibolu 29Aralık 1980 Amasya Emniyet Müdürlüğü Bahar Yıldız 9 Mayıs 1982 İstanbul
Hasan Kılıç 30 Aralık 1980 Elazığ Devlet Hastanesi Bedri Tan 17 Mayıs 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Yılmaz Peköz 1981 Kırıkkale Eşref Anyık 17 Mayıs 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Oruç Korkmaz 1981 Kars Ferhat Kutay 17 Mayıs 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Hasan Temizsoy 1981 K. Maraş Necmi Öner 17 Mayıs 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Hasan Dorul 1981 Gölcük Mahmut Zengin 17 Mayıs 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Mehmet Emin Kutlu Ocak 1981 Erzincan Cezaevi Cennet Değirmenci 22 Mayıs 1982 G. Antep Emniyet Müdürlüğü
Hasan Kılıç Ocak 1981 Tunceli Asker Demir Haziran 1982 Ankara Emniyet Müdürlüğü
Cemil Kırbayır 5 Ocak 1981 Mehmet Ali Eraslan 9 Haziran 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
İlyas Güleç 6 Ocak 1981 İstanbul Alaybey Yılmaz 23 Haziran 1982 Gölcük
Ayhan Alan 8 Ocak 1981 Tarsus Mustafa Tunç 9 Temmuz 1982 Haydarpaşa Hastanesi
Ahmet Uzun 16 Ocak 1981 Rize Garnizon Komutanlığı Hüseyin Çolak 10 Ağustos 1982 Ankara Emniyet Müdürlüğü
Adil Ali Yılmaz 20 Ocak 1981 Ankara Aziz Özbay 23 Ağustos 1982 Diyarbakır Cezaevi
Ahmet Demir Şubat 1981 Diyarbakır Yusuf Ali Özbey 27 Ağustos 1982 Besni
Osman Karaduman Şubat 1981 Adana Adnan Zincirkıran Eylül 1982 Bozova
Mehmet Ali Erbay 10 Şubat1981 Adıyaman Emniyet Müdürlüğü Kenan Küçük Eylül 1982 Ankara Emniyet Müdürlüğü
Sinan Karacalı 11 Şubat 1981 Adana İnes Rumpf 23 Eylül 1982 Bursa Emniyet Müdürlüğü
İbrahim Alpdoğan 11 Şubat 1981 K. Maraş Kemal Pir Eylül 1982 Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Ömer Aydoğmuş 12 Şubat1981 İzmir Emniyet Müdürlüğü
  1. Hayri Durmuş Eylül 1982 Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Mehmet Ali Kılıç 12 Şubat1981 Ankara Emniyet Müdürlüğü Akif Yılmaz Eylül 1982 Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Hulusi Dalak 13 Şubat 1981 G. Antep Ali Çiçek Eylül 1982 Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Bedrettin Sınak 13 Şubat 1981 Adana Emniyet Müdürlüğü Zafer Müctebaoğlu 8 Ekim 1982 Mamak Askeri Cezaevi
Ünsal Beydoğan 25 Şubat 1981 İstanbul Coşkun Altun Kasım 1982 İstanbul
Ali Küçük Mart 1981 Perşembe İsmail Hakkı Hocaoğlu 11 Kasım 1982 İstanbul
Mehmet Kazgan Mart 1981 Malatya Mustafa Asım Hayrullahoğlu 16 Kasım 1982 İstanbul Emniyet Müdürlüğü
Aydın Demirkol Mart 1981 Malatya Süleyman Aslan 20 Kasım 1982 Tokat Emniyet Müdürlüğü
Osman Taştekin 5 Mart 1981 Kayseri Seyfettin Sağ 21 Kasım 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Celal Kıpırdamaz 10 Mart 1981 Uşak Emniyet Müdürlüğü Hüseyin Sertkaya 21 Kasım 1982 Bingöl Jandarma Karakolu
Halil Uluğ 16 Mart 1981 Adıyaman Feyzullah Bingöl 25 Kasım 1982 Muş Emniyet Müdürlüğü
Abdullah Paksoylu 16 Mart 1981 Adıyaman Talip Yılmaz 20 Aralık 1982 İstanbul Hasdal Cezaevi
İbrahim Çelik 17 Mart 1981 Aziz Büyükertaş 22 Aralık 1982 Diyarbakır Askeri Cezaevi
  1. Satılmış Dokuyucu 18 Mart 1981 Ankara Emniyet Müdürlüğü
Süleyman Aşkın 1982 Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Cemal Zengin 21 Mart 1981 Diyarbakır Askeri Cezaevi Sofi Abdurrahman 1982 Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Tahir Şahin 21 Mart 1981 Diyarbakır Askeri Cezaevi Mahmut Güneri Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Hasan Gazoğlu 30 Mart 1981 İstanbul Abdurrahman Alğan Diyarbakır Askeri Hapishanesi
Şadiye Yavuz 1 Nisan1981 Manisa İhsan Çetintaş 1983 Erzurum
Veysel Yıldız 1 Nisan1981 Malatya Halit Atalay 1983 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Bozan Çimen 2 Nisan1981 K. Maraş Mutlu Çetin Ocak 1983 Manisa
Nurettin Yedigöl 12 Nisan1981 İstanbul Emniyet Müdürlüğü Ramazan Yayan 13 Ocak 1983 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Cumali Ay 14 Nisan1981 İstanbul Mehmet Emin Akpınar 25 Ocak 1983 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Ahmet Sakin 21 Nisan1981 Ordu Zekeriya Erdoğan 24 Şubat 1983 Adana Adli
Vakkas Devamlı 28 Nisan1981 Pazarcık Emniyet Amirliği İsmail Kıran 31 Ocak 1983 Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü
Mustafa Işık 1 Mayıs 1981 İstanbul Mazlum Güder 4 Mart 1983 Elazığ
  1. Hüseyin Damar 2 Mayıs 1981 İstanbul
Niyazi Gündoğdu 15 Mart 1983 Sivas
Özalp Öner 4 Mayıs 1981 İstanbul İbrahim Koşar 20 Mart 1983 Adana Cezaevi
Necip Kutlu 6 Mayıs 1981 Konya Mehmet Azbadem 7 Mayıs 1983 Diyarbakır Cezaevi
Abdurrahman Çeçen 16 Mayıs 1981 Diyarbakır Askeri Cezaevi Abdullah Gülbudak 17 Mayıs 1983 Ankara Merkez Cezaevi
Ahmet Taner 16 Mayıs 1981 Diyarbakır Askeri Hapishanesi Hamdi Filizcan 4 Temmuz 1983 Çanakkale Cezaevi
Ali Ekber Yürek 25 Mayıs 1981 K. Maraş Ali Güven 28 Temmuz 1983 İzmir Narlıdere Karakolu
Ahmet Kılıç 31 Mayıs 1981 İsmet Karak Eylül 1983 Diyarbakır Askeri Cezaevi
Hasan Akar Haziran 1981 Bozova Hüsnü Seyhan 23 Eylül 1983 Ankara Anafartalar Karakolu
Ensar Karahan Haziran 1981 Şavşat Hasan Akbaba Ekim 1983 Ankara
Kemal… 2 Haziran 1981 Ankara Emniyet Müdürlüğü İsmail Kıran Kasım 1983 Diyarbakır
Selahattin Kunduz 17 Haziran 1981 Diyarbakır Askeri Cezaevi İbrahim Ulağ 3 Kasım 1983 Diyarbakır
Aynur… Temmuz 1981 Uşak Emniyet Müdürlüğü Enver Şahan 13 Kasım 1983 Gaziantep Emniyet Müdürlüğü
Yusuf Bağ Temmuz 1981 G. Antep İsmail Cüneyt 24 Aralık 1983 İstanbul
Bedri Bilge 20 Temmuz 1981 Artvin Cemal Özdemir 1983
Yakup Göktaş 27 Temmuz 1981 İstanbul

 

xxi) Ve nihayet 12 Eylül 1980’deki askeri darbesinden tam 34 yıl sonra dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’yı müebbet hapse mahkûm eden Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 360 sayfalık gerekçeli kararında, delil klasörü sayısının toplam 121 olduğu belirtildi.

Gerekçeli kararda, “İddia edilen bu eylemlerle ilgili ayrıca açılmış bir kamu davası bulunmadığından mahkememizce bu eylemlere yönelik herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır,” ifadesi yer aldı![36]

xxii) Son olarak da; ‘Devrimci 78’liler Federasyonu’, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül davasına gönderilen belgeler ışığında işkence iddialarında adı geçen 1656 kişiyi açıkladı.

Federasyon tarafından hazırlanan 3 ayrı listede toplam 1656 kişinin adı yer alıyor. Bu listelerde dikkat çeken isimlerden öne çıkanlar şöyle:

“Eski Emniyet Müdürü Necdet Menzir, eski Ordu Valisi Kemal Yazıcıoğlu, eski Denizli Valisi Recep Yazıcıoğlu, eski Vali Saffet Arıkan Bedük, Nevzat Ayaz, Hayri Kozakçıoğlu, Kenan Güven, Cengiz Bulut, Reşat Akkaya, Tevfik Başakar, eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar.”

Listelerde “bazı MİT görevlileri ve muhbirleri”, “Emniyet Genel Müdürleri, Emniyet Müdürleri, Şube Müdürleri, İşkenceci Polisler ve Ordu Mensupları”, “İzmir, İstanbul, Kars, Bingöl, Şebinkârahisar, Muş, Adana, Trabzon, Gaziantep, Bursa, Rize Çamlıhemşin, Emniyet Müdürlüklerindeki İşkenceciler”,

“Kahramanmaraş Emniyetinden İşkenceci Polis Sedat Caner’in İtiraf Ettiği İşkenceciler” ile “Haklarında İşkence Yapmaktan Dava Açılan Ancak Cezalandırılmayan İşkencecilerden Bazıları” başlıklı bölümlerde de isimlere yer verildi.

Tutuklular üzerinde deneyler yaparak kobay olarak kullanan doktorlar, işkenceci doktorlar, işkence görenlere işkence görmediğine ilişkin rapor düzenleyen doktorlara da yer verildi. 1982 Anayasası’nı hazırlayan ve idamları onaylayan danışma meclisi üyeleri, 12 Eylül hükümeti ve üyelerinin isimleri yer aldı…[37]

Bu kadar yeter değil mi?!

 

12 EYLÜL “YARGILANDI” (MI?)!

 

12 Eylül darbesinin mimarlarından Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın “ağırlaştırılmış hapis” cezasıyla cezalandırılması talebiyle hazırlanan iddianamenin, 10 Ocak 2012’de Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmesi üzerine Derya Sazak, “Umarız 12 Eylül davasını “tiyatro”ya benzetmezler!” derken; Can Dündar da ekliyordu: “Ben de.. 12 Eylül davasından heyecanlanamayanlardanım. Bunun nedeni ‘12 Eylül bitmedi ki, bütün kurumlarıyla ayakta’ diye özetlenebilir.”

12 Eylül soruşturmasını yürüten savcı Kemal Çetin’in, Kenan Evren’e karşı tavırlarını, “Biz ona devlet nezaketi gösterdik,”[38] diye açıkladığı 12 Eylül “yargılama(ma)sı”na ilişkin duruşmada Kenan Evren’in, “Biz, o gün doğru olanı yaptık. Bugün de olsa aynı şekilde ihtilal yapardık”; Tahsin Şahinkaya’nın da, “O gün en doğru olan yapılmıştır. 12 Eylül tarihi olaydır. Tarihi olayları ancak tarih yargılar,” diyebilmeleri; veya Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya, kendilerinin “kurucu iktidar” oldukları vurgusuyla, ‘TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’nun ifadelerini almaya yetkisi olmadığını belirtip randevu talebini reddetmeleri, “yargılama(ma)”nın ne mana taşıdığını net biçimde ortaya koyuyordu!

Yani ÖDP Genel Başkanı Alper Taş’ın ifadesiyle, “12 Eylül iddianamesini incelediğimizde görüyoruz ki öz itibarıyla 12 Eylül zihniyetini aklıyor.

12 Eylül’ün hedeflediği bugünkü neo-liberal düzeni överken 12 Eylül’ün ezdiği, yok etmeye çalıştığı sosyalist, devrimci ideolojiyi tekrar mahkûm ediyor. İddianame, AKP’nin tarihi kendi bakış açısından yeniden yazma çabasının uzantısından başka bir şey değil. 12 Eylül öncesinde yaşananları generallerin iktidar hırsının sonucu olarak yönlendirilen bir ‘sağ-sol çatışması’ gibi gösteriyor. 12 Eylül’le Türkiye’nin emperyalizmin neo-liberal küreselleşme doğrultusundaki politikalarına eklemlenmenin yolu açıldı. 12 Eylül öncesinde gerçekleşen ve iddianamede konu olan katliam ve cinayetlerse emekçi halkın yükselen devrimci hareketini bastırmak için, doğrudan kontrgerilla ve onların yönlendirdiği sivil faşistler eliyle gerçekleştirildi. Şimdi, 12 Eylül iddianamesi ve AKP’nin 12 Eylül’le hesaplaşma olarak gündeme getirdiği iddialarla, bu tarihsel gerçek gizlenmeye, emperyalizmin, sermayenin, sağ faşist hareketin sorumluluğunun üzeri örtülmeye çalışılıyor…

Bu iddianamede Evren ve Şahinkaya’nın sanık sıfatıyla yargılanması 12 Eylül düzeninin yargılanması manasına gelmiyor. 12 Eylül zihniyeti bugün de sürüyor. İçeride 100’e yakın gazeteci, milletvekilleri, öğrenciler, aydınlar var. Ekonomik manada 12 Eylül’ün önünü açtığı piyasacı düzen daha da acımasızca sürüyor. 12 Eylül öncesi emperyalizmin kanat ülkesi olan Türkiye füze kalkanıyla şimdi cephe ülkesine dönüştü. 12 Eylülcülerin koyduğu yüzde 10 barajıyla oluşmuş bir Meclis yapısı var hâlâ. 12 Eylül’le gerçek bir hesaplaşma aynı zamanda 12 Eylül’ün bugün AKP eliyle sürdürülen düzeniyle hesaplaşarak mümkün olabilir.”

Tamam! 12 Eylül darbe davası, darbeyi gerçekleştiren cuntanın yaşayan iki faili nezdinde yargılandı ve yüz yaşına merdiven dayamış Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Evren ve Şahinkaya 1991’de Turgut Özal’ın çıkardığı “şartlı tahliye” yasası nedeniyle çarptırıldıkları cezayı sekiz yıl yatarak çekmiş olacaklar.

Ancak 12 Eylül cuntasının insanlığa karşı işlediği sistematik suçun tarih önünde başka bir iddianamesi olduğunu hatırlatalım:

Milli Güvenlik Konseyi (MGK) isimli cunta, bu suçun birinci dereceden sorumlusudur, failidir. Ve MGK cuntası faili olduğu bu suçları, ele geçirdiği devlet mekanizmasını kullanarak işlemiştir. Dahası, o devlet mekanizması, örneğin devletin resmî istihbarat kurumu MİT, cuntacıların eyleme geçmesinin önünü açmış, yolunu düzlemiştir.

“Protokol” sırasına göre söyleyecek olursak;

Kuvvet Komutanlarının yanı sıra Genelkurmay Karargâhında görev yapan üst düzey komutanlar (mesela darbeyi “Bayrak Harekâtı” kod adıyla planlayan Genelkurmay 2. Başkanı, sonradan MGK cuntasının Genel Sekreteri Haydar Saltık), Sıkıyönetim Komutanları, cuntanın oluşturduğu hükümette görev yapanlar, dönemin MİT müsteşarları ve öncesi de dâhil olmak üzere darbecilerin gerek planlama gerekse de uygulama safhasında en büyük yardımcıları olan MİT’in diğer üst düzey yöneticileri, sonradan Özel Kuvvetler Komutanlığı olarak düzenlenen adı “kontrgerilla”ya çıkmış Özel Harp Dairesi bünyesinde görev yapan komutanlar, Emniyet Müdürleri, Emniyet Müdürlüğü bünyesinde “siyasi şube” adı altında faaliyet yürüten işkence merkezlerinin sorumluları, 12 Eylül valileri, birer işkencehaneye çevrilmiş olan cezaevlerinde yöneticilik yapan işkenceci subaylar…

Devletin arşivlerini bilmem, ama 12 Eylül faşizminin gadrine uğramış olanlarının hafızasında bu suçluların tamamının isimleri mevcuttur.

12 Eylül davasının kapsamı genişletilmeliydi. Ancak mahkeme bu yöndeki ısrarlı talepleri dikkate almadı. Sadece bu yüzden 12 Eylül kararı, 12 Eylül darbesinin bir bütün olarak mahkûm edildiği bir karar olmamıştır.

Bu kararın “eksik” bir karar olmasının bir başka nedeni de, siyaseten mahkûm edilememiş olmasıdır…

Kimse kimseyi kandırmasın; 12 Eylül düzeni sürmektedir… [39]

Bir kere daha tekrar pahasına altını özenle çizelim: “12 Eylül Davası” tarihi, sembolik ve bir o kadar da siyasi. Ama tutarlılıktan uzak…

Sadece iki sanığı olan bir darbe davası ciddiyetle anılmayı hak eder mi?

İki cuntacıyı yargılayıp, onlar adına cinayet işleyenlere, işkence yapanlara dokunmamak, yüz binlerce 12 Eylül mağduru ve onların ailelerinin gecikmiş adalet ihtiyacını karşılamaya yetmez. 12 Eylül döneminde cuntadan emir alarak işkence yapan ve cinayet işleyenler de cuntanın ta kendisidir.

Emekli cuntacıların yanındaki sanık sandalyelerine, onların emekli işkencecileri de oturtulmalıdır.

Ve 12 Eylülcülere dokunup, onların ürünü yasalara dokunmamak da olmaz. Sendikal hakları budayan, çalışma hayatını cendereye sokan, parti içi demokrasiyi bitiren, siyasete katılımı sınırlayan, yüzde 10 seçim barajıyla demokratik temsili sakatlayan mevcut yasalar, ve daha önemlisi, 1990’lı yıllarda Kürt illerini ve Kürtleri kasıp kavuran o acımasız “düşük yoğunluklu savaş” uygulamaları şimdi sanık sandalyesindeki o cuntacıların marifeti değil midir?

 

LİBERAL ZIRVALARA SON

 

12 Eylül “yargılama(ma)”sına ilişkin dediklerimi tamamlamadan önce, liberallerin görmezden geldikleri gerçeğe dikkat çekmeden geçmemeliyim…

Orhan Kemal Cengiz’in, “12 Eylülcülerin yargı önüne çıkmış olmasının Türkiye demokrasisinin ‘muhafızların’ gölgesinden kurtulmasının miladı olmasını diliyorum…”

Tarhan Erdem’in, “21 Kasım 2012’de ilk kez, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargıç karşısındaydı. Suç; darbe yapmaktır! Yargımız, siyasal hayatımız, sosyal barışımız ve daha birçok bakımdan bu davanın bitirilmesi yararlıdır…”

Murat Belge’nin, “12 Eylül davası başladı. Kendi hesabıma, kendi ömrümde böyle bir olaya tanıklık edeceğimi düşünmemiştim…”

Ahmet İnsel’in, “Bu dava, darbenin belli koşullarda gerekli ve yararlı olduğu fikrine karşı yapılacak bir demokrasi aşısı işlevi görme potansiyeline sahip,” türünden zırvalarıyla unutup, görmezden geldikleri, buraya kadar değindiklerim dışında bir kere daha altını çizerek aktarmam gereken olay şudur!

12 Eylül’de gözaltına alındıktan sonra kaybedilen oğlu Cemil Kırbayır’ın bulunması için 33 yıl mücadele eden “Berfo Ana” 105 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Berfo Ana yıllarca Cumartesi Anneleri ile birlikte oğlunu aradı, oğlunun kaybolmasından sorumlu tuttuğu Kenan Evren’e hesap sormak için 12 Eylül davasının duruşmasına katıldı. İki darbeci sanık Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın sağlık durumlarını gerekçe göstererek gelmedikleri duruşmaya, 104 yaşında olmasına karşın çocuklarının yardımıyla yürüyerek gelip, Evren’e şöyle seslenmişti: “Kenan Evren utanmadın mı? İnşallah evin yıkılır, yuvan dağılır, ocağın dağılır. Utanmaz. İki dünyada elim yakandadır.”

Berfo Kırbayır, ölmeden önce vasiyetini “Oğlumun kemiklerini bulmadan beni gömmeyin” diye açıkladı. Oğlu Mikail Kırbayır, “Annem devletten alacaklı olarak mahşere gitti. Belli ki alacağı mahşere kalmıştır,” demişti…

104 yaşında bizi bırakıp giden Berfo Ana’nın davası hâlâ karara bağlanmadı!

Bu bağlamda Celalettin Can’ın karşılıksız “hayali” beklentileriyle yol alabilmek mümkün değildir![40] Çünkü 12 Eylül’ü “yargılamak”, onu var eden zemini[41] aşmakla yani Karl Marx’ın, ‘Feuerbach Üzerine Tezler’de, “Tüm toplumsal yaşam, özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe saptıran bütün gizemler, ussal çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin anlaşılmasında bulurlar,” diye formüle ettiği devrimci praksis ile mümkündür.

Gerisi, nihai kertede laf-ı güzaftır…

 

12 Eylül 2014 10:27:07, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Newroz, Yıl:8, No:257, 25 Eylül 2014…

[1] James Joyce, Ulysses, Çev: , , 2012.

[2] Perihan Akçam, Onca Çileden Sonra, Arkadaş Yayınevi, 2011.

[3] “12 Eylül Çok da Kötü Olmadı”, Radikal, 5 Aralık 2012, s.8.

[4] Murat Özveri, “24 Ocak Bugündür”, Evrensel, 24 Ocak 2013, s.4.

[5] “MİT Belgesi: ABD Darbeden Haberdardı”, Radikal, 30 Nisan 2012, s.15.

[6] Alican Uludağ, “… ‘Bizim Çocuklar’ Haber Vermiş”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2012, s.4.

[7] Turan Yılmaz, “Özal 12 Eylül Darbecileriyle İşbirliği Yapmıştır”, Hürriyet, 24 Kasım 2012.

[8] Orhan Kemal Cengiz, “12 Eylül Terör Devleti Yargılanabilecek mi?”, Radikal, 23 Kasım 2012, s.15.

[9] “Sanıksız 12 Eylül Davası”, Cumhuriyet, 18 Ocak 2013, s.13.

[10] Salih Uzun, “Evren Mahkemede, 12 Eylül Hayatımızda”, Radikal İki, 8 Nisan 2012, s.5.

[11] Mesut Hasan Benli, “Meğer Savaş Varmış!”, Radikal, 11 Nisan 2012, s.16.

[12] Alican Uludağ, “… ‘Seri İntihar’ Katları”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2012, s.4.

[13] Gökçer Tahincioğlu-Türker Karapınar, “İşkence ve İnfazlar İntihar Oldu”, Milliyet, 18 Haziran 2012, s.16.

[14] Alican Uludağ, “İşkence Kaydı Tutmadık”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2012, s.7.

[15] Alican Uludağ, “İtinayla İşkence Aklanır”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2012, s.7.

[16] Mesut Hasan Benli, “… ‘Sistematik İşkence’ İddiasına Takipsizlik”, Hürriyet, 21 Nisan 2014, s.19.

[17] Mehmet Menekşe, “İşkencecilerin Mutlu Günü”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2014, s.6.

[18] Mehmet Menekşe, “Tekerlekli Sandalyeyi Görmediler”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2014, s.8.

[19] “Kadınlara Çağrı”, Cumhuriyet, 17 Ocak 2012, s.6.

[20] 12 Eylül’de bütün cezaevleri zulüm ve işkence evine dönüşmüştü. Ancak bunlardan birisi var ki, aradan geçen onca yıla karşın hâlâ orada; orada işkencenin “Allah”ı yapılıyordu. İşkenceyi yapan da kendisini o cezaevinin “Allah”ı olarak tanıtıyordu mahkûmlara Esat Oktay Yıldıran…

Diyarbakır Cezaevi’nden 34 mahkûmun cansız bedeni çıktı. Esat Oktay Yıldıran, soyadıyla müsemma bir adamdı. Onun uyguladığı işkenceler en dirençli insanı bile yıldıran türdendi. Yıldıran’ın akıl almaz işkencelerine dayanamayan mahkûmlardan Ferhat Kutay, Necmi Öner, Mahmut Zengin ve Eşref Anyık adlı dört tutuklu kendisini yakarak yaşamına son verirken, Mazlum Doğan, Kemal Pir, Beddi Tan. Necmettin Büyükkaya ve Remzi Aytürk gibi mahkûmlardan bazıları kendisini astı, bazıları açlık grevlerinde öldü, bazılarının ise bedenleri işkenceye dayanamayarak yaşamını yitirdi.

‘The Times’ gazetesinin “Dünyanın en kötü 10 cezaevi” içerisinde gösterilen Diyarbakır Cezaevi’nde Binbaşı Yıldıran’ın uyguladığı işkence yöntemlerinden klasik falaka ve kaba dayağın dışındakilerden bazılarını içimiz kaldırmasa da o vahşeti anlatmak için aktarmak zorunda kalacağız. Mahkûmlara İnsan Dışkısı yedirme, köpeği Co’ye “Emret Komutanım” diye tekmil verdirme, eğer co havlarsa tekmili beğenmemiş demektir ki, bu durumda o mahkûma ağzına ya da makatına cop sokma, lağım suyunun içinde bırakma, erkek mahkûmların cinsel organlarına ip bağlayıp trencilik oynatma, yere yatırılan mahkûmun ağzına bir diğer mahkûmu işetme, veremli mahkûmların balgamlarını yemeklere karıştırma, çıplak mahkûmları birbirinin üstüne yatırma, cop ısırtma ve cop ısırırken hızla geri çekip dişleri kırma, aç ve susuz bırakma, tek ayak üstünde saatlerce bekletme, gayrimüslim mahkûmları zorla sünnet ettirme… Liste uzayıp gidiyordu.

Esat Oktay Yıldıran, emekli olduktan sonra 22 Ekim 1988 günü İstanbul’da Kısıklı’da bir halk otobüsünün içinde ailesinin gözü önünde başından vurularak öldürüldü. (“Soyadıyla Müsemma Bir Adam”, Cumhuriyet, 17 Eylül 2012, s.9.)

[21] Nazan Özcan, “Siz Susun Onlar Anlatsın!”, Radikal, 8 Nisan 2012, s.24-25.

[22] “Çok İşkence Yaptık, Affedin”, Taraf, 5 Şubat 2012, s.13.

[23] Mesut Hasan Benli, “En Acı İddianame”, Radikal, 8 Ocak 2012, s.6.

[24] 12 Eylül 1980’de komutanı olduğu Mamak Askeri Cezaevi’ndeki işkence iddialarıyla ismi gündemden düşmeyen emekli Albay Raci Tetik’in gizli tutulan görüşme tutanaklarında TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na çarpıcı açıklamalarda bulunduğu ortaya çıktı. Tetik, “köpekler gibi havladığını” söylediği mahkûmların yaptırdığı hücrelerde uslandıklarını kaydetti.

Komisyon üyelerinin röportajındaki ifadelerini ısrarlar sormalarına rağmen Tetik, “Ben manyak mıyım, kendi aleyhime, ‘ben suç işledim, işkence yaptım, şunu bunu yaptım’ der miyim, yapsam bile…” dedi. (Önder Yılmaz, “Hücrelerde Uslandılar”, Milliyet, 11 Kasım 2012, s.29.)

TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda işkence iddialarını reddeden eski Mamak Askeri Cezaevi Müdürü emekli Albay Raci Tetik’e yanıtı bizzat, o cezaevinde kardeşi yayıncı İlhan Erdost’u gözleri önünde işkencede yitiren Türkiye İnsan Hakları Kurumu (TİHAK) Başkanı Muzaffer İlhan Erdost şöyle dedi:

“Raci Tetik, kontrgerillanın çok önemli bir mensubudur. Bunların görevleri; ilerici, demokrat ve devrimcileri en vahşiyane yöntemlerle dövmek ve öldürmektir. Çünkü, bunlar Panama’da Amerikan Okulu’nda bu amaçla eğitilmişlerdir. K. Maraş’ta, Çorum’da bu vahşi yöntemleri iyi bildik. Bahçelievler katliamında da bildik. Şimdi bu katilleri Başbakan’ın sözleriyle affediyorlar. Raci Tetik, Mamak Cezaevi’nde işkence yapması için özel olarak görevlendirilmiş kontrgerilla elamanıdır…” (Alican Uludağ, “Asıl Fail Raci Tetik”, Cumhuriyet, 22 Ekim 2012, s.7.)

Onun hakkında ayrıca Oral Çalışlar da şunları diyor:

“Raci Tetik’ler hâlâ korumalarla dolaşıyor, arabalar tahsis ediliyor ve özel bakım merkezlerinde bakılıyorlar. ‘12 Mart’tan 12 Eylül’e Mamak’ (Everest Yayınları) kitabımdan bir bölümü sizlerle paylaşıyorum:

‘Raci Tetik, tek tek sıraya dizilmiş tutukluların karşısındaydı. Ellerini arkasına koyarak onları düşman gözlerle süzdü, küfür ve hakaretlerle dolu konuşmasını şöyle tamamladı: ‘Rahatlık size batıyor. Sopayı sırtınızdan kaldırdık mı böyle oluyor. Bundan sonra görürsünüz gününüzü. Bana kalsa hepinizi tek tek hücreye koyar, her gün birinizi kurşuna dizerim. Geri kalanınız da elleri şakaklarında ölümü beklerler. Dua edin ki benim cuntam gelmedi. Benim cuntam gelseydi sizi burada böyle boşuna beslemezdim. Faşistlerden bir korkum yok. Beni öldürürse komünistler öldürür. Ama öyle bir zaman gelirse, öldürülünceye kadar dağa çıkar ve gerillacılık yaparım’…” (Oral Çalışlar, “Zulüm ve Cinayet Mekânı: Raci Tetik’in Mamak’ı”, Radikal, 23 Ekim 2012, s.14.)

[25] Alican Uludağ, “Dosya Ortada Kaldı”, Cumhuriyet, 13 Eylül 2013, s.8.

[26] Mesut Hasan Benli, “12 Eylül İşkencesine Zamanaşımı Kararı”, Radikal, 27 Mart 2012, s.14-15.

[27] Hasan Küçük, “12 Eylül’de İşkence Gören Bal’ın Suç Duyurusuna Tuhaf Gerekçeli Ret”, Zaman, 1 Nisan 2012, s.1-13.

[28] Bayram Balcı, “Kayıp mezarlara Zaman Aşımı”, Gündem, 22 Mayıs 2014, s.6.

[29] “Hayrettin Eren 33 Yıl Sonra ‘Gaip’ İlan Edildi”, Cumhuriyet, 10 Mayıs 2013, s.6.

[30] Alican Uludağ, “İşkencecileri Yargılanmadı”, Cumhuriyet, 3 Mart 2012, s.9.

[31] Alican Uludağ, “Mağdur Avukatına Soruşturma”, Cumhuriyet, 10 Haziran 2014, s.7.

[32] İsmail Saymaz, “Meğer Cemil Kırbayır Dosyası 12 Yıl Önce Kapatılmış”, Radikal, 13 Ocak 2014, s.6-7.

[33] İsmail Saymaz, “Cemil Kırbayır’da Skandal Gerekçe: Ceset Yok ki, Dava Açalım”, Radikal, 26 Nisan 2014, s.6-7.

[34] Ayşegül Usta, “Davası Kesin Olarak Zamana Yenildi”, Hürriyet, 22 Nisan 2012, s.20.

[35] İsmail Saymaz, “İlk 12 Eylül Dosyası Hayal Kırıklığı”, Radikal, 31 Ekim 2012, s.8.

[36] Türker Karapınar, “575 ‘İşkence’ye Rağmen Dava Yok”, Milliyet, 23 Temmuz 2014, s.22.

[37] “12 Eylül İşkencecileri”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2012, s.8.

[38] Alican Uludağ, “Devlet Nezaketi!”, Cumhuriyet, 15 Kasım 2011, s.5.

[39] Cafer Solgun, “12 Eylül Mahkûm Edildi, Öyle mi?”, Taraf, 23 Haziran 2014, s.8.

[40] Celalettin Can, “78’li Olmanın En Heyecan Verici Yanı…”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2014, s.2.

[41] “Devlet, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının bir ürünü ve tezahürüdür. Sınıflar arasındaki karşıtlıklar nesnel olarak uzlaştırılamadığı ölçüde, her yerde ve her zaman devlet ortaya çıkar. Tersinden söylersek, devletin varlığı, sınıf karşıtlıklarının uzlaşmaz olduğunun bir kanıtıdır.” (Vladimir İlyiç Lenin, Devlet ve Devrim, Türkçesi: Ferit Burak Aydar, Agora Kitaplığı: 240, Nisan 2009.)

 

Related Articles

Mahir Sayın
Barış süreci ve yalanı hakikate çevirmek
Mahir Sayın