Özgür kentlerden sosyalizme – SYKP seçim bildirgesi

OYLAR HDP’YE

Bugün dünyada hakim olan emperyalist-kapitalist sistem 1970’lerden itibaren içine girdiği ve derinleşmekte olan kriz nedeniyle giderek tekliyor. Sadece teklemiyor; kendisiyle birlikte insanlığı, yerküredeki biyolojik yaşamı ve doğayı da bir yok oluşa doğru sürüklüyor.

20. yüzyılın sonu itibarıyla kapitalist dünya sisteminin ve uygarlığının insanlığı getirdiği nokta, aslında bir çıkmazdır. Çünkü:

– Üretim toplumsal ihtiyaçların giderilmesi hedefinden gitgide kopuyor; toplumsal olan her şey metalaştırılarak kâr konusu haline getiriliyor; bütün kamu hizmetleri ticarileştiriliyor ve bu gidişat toplumun kendisini yeniden üretmesini ciddi biçimde tehdit ediyor.

– Toplumsallık her alanda çözülüyor; piyasa insanla insan arasındaki tek bağa dönüştürülüyor; hiçbir toplumsal ve iktisadi bütünleşme mekanizmasının kapsamadığı, geçimini çöplüklerde arayan ve sokakları mesken tutan işsiz ve dışlanmış nüfus gün be gün kabarıyor.

– Kâr için üretim mantığı doğayı ve ekolojik dengeleri kendisini yeniden üretmesine fırsat tanımayan bir hızla bozuyor; yeryüzünde canlı yaşamın çeşitliliğini ve sürekliliğini tehdit ediyor.

– Gittikçe ilerleyen bir tekelleşme eşliğinde toplumsal servet daha az sayıda insanın elinde toplanıyor; gelir dağılımı adaletsizliği dev bir uçuruma dönüşüyor; durmadan artan emek verimliliğine rağmen halkın ezici çoğunluğu toplumsal servetten hak ettiği payı alamıyor; yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı gün geçtikçe kabarıyor.

– Kanserojen bir büyümeye maruz kalan kentler çok dengesiz bir nüfus dağılımıyla doğayı baskı altına almakla kalmıyor; gündelik yaşamı bir çileye çeviriyor ve her türden suç oranında yaşanan patlamayla birer toplumsal bunalım yatağı haline geliyor.

– Erkek egemenliğini daha çeşitli ve incelikli yöntemlerle sürdüren kapitalist sistem kadınları baskı altında tutmaya, bin bir ayrımcılığa ve mağduriyete maruz bırakmaya ve ev içi emeklerinden bedavadan yararlanmaya devam ediyor.

– Genetiği değiştirilmiş ürünlere ve gen bankacılığına yönelen tarım-gıda tekelleri tarımsal çeşitliliği ve her türden kendi kendine yeterliliği yok ederek; çiftçiyi topraktan kovarak veya hepten bağımlı hale getirerek insanlığı bir gıda krizine doğru sürüklüyor.

– Kapitalizmin tek tipleştirme, standartlaştırma, farklılıkları ve çeşitliliği yok etme eğilimi, sadece biyolojik yaşamı değil, gezegenimizin insani ve kültürel zenginliğini ve birikimini de tehdit ediyor.

– Tam bir kuralsızlığın ve acımasız bir sömürünün hüküm sürdüğü kayıt-dışı kapitalizm ağır insani bedellere yol açarak gün be gün şişiyor.

Lakin insanlık bu çıkmazdan kurtulmak ve kendi kaderini kendi ellerine almak için yeniden silkiniyor, yaratıcılığını sınıyor ve güçlerini harekete geçiriyor. Ezilen dünyanın, ezilen halkların, sömürülenlerin, kadınların, yaşam çevreleri tahrip edilen toplulukların, gelecek umudu karartılan gençlerin, işsizlerin ve baskı altındaki tüm toplumsal kesimlerin bu kör gidişe ve bütün tahakküm ilişkilerine karşı mücadelesi, protestoları, direnişleri, çeşitli türden itirazları ve eylemli arayışları farklı dillere, renklere ve biçimlere bürünerek bütün kıtalarda sürüyor.

Bütün kıtalarda mücadele sürerken beklenen de gerçekleşti. 2008’de Amerika’da patlayan finansal kriz ile birlikte, kapitalizm küresel bir krize yuvarlandı. Yeni biçimlere bürünerek süren bu kriz, ağır, derin, çok yönlü, kapitalizmin sınırlarına işaret eden, kolay atlatılamayacak, daha doğrusu iktisadi politikalarda ciddi bir yön değişikliği olmaksızın üstesinden gelinemeyecek bir kriz.

Dünya kapitalist sistemi için sıraladığımız sürdürülemezlik göstergelerinin tamamı, “küreselleşen dünyaya ayak uydurma” şiarıyla son 30 yıldır ardı arkası kesilmeyen neo-liberal “yapısal uyum” programları uygulayan Türkiye için de geçerli.

AKP baskıcı ve totaliter bir rejim inşa ediyor

Lakin Türkiye’de derinden derine işleyen, bazen şiddetlenerek kendisini açığa vuran sistem krizinin yanında bir başka kriz daha yaşanıyor: Özellikle son 20 yıldır giderek keskinleşen, siyasi gündemin ilk sıralarından hiç düşmeyen ve toplumu kendi etrafında kutuplaştıran bir rejim krizi…

Ülkenin çok dilli, çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı yapısını tanımayan, bu çokluğa kendini ifade etme kanalları açmayan, tek bir mezhep esası üzerinden dini devlet denetimine alarak resmileştiren, farklılıkları yok edici ve asimilasyoncu bir uluslaşma çizgisinde ısrar eden, sınıfsal hareketleri ve örgütlenmeleri “imtiyazsız, sınıfsız bir kitle” anlayışıyla bastıran, devleti kutsallaştıran, aşırı bürokratik ve merkezi bir rejim artık yürümüyor. Toplumun açığa çıkan dinamikleri, talepleri ve arayışları artık bu çerçeveye sığmıyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin rejim krizini köklü bir demokratik dönüşümle aşmaya talip bir özneyi ve seçeneği temsil ettiği iddiası ise boş bir safsatadır. Tam tersine, olup bitenlerin de görmek ve yanılsamalarından uyanmak isteyen herkese gösterdiği gibi, AKP yeni, baskıcı ve totaliter bir rejim inşa etmeye, var olduğu kadarıyla kuvvetler ayrılığının köküne kibrit suyu dökmeye, Türkiye tarihinde örnekleri bulunan devlet mekanizması ile iç içe geçmiş tek parti hakimiyetlerinin bir yenisini gerçekleştirmeye ve bu hedefine erişmek için toplumsal muhalefeti bastırmaya ve tasfiye etmeye çalışıyor. Bu hedefine erişmek için her yolu mubah görüyor. Üstelik cumhuriyetin kuruluşundan beri dışlanan belli başlı kesimler, AKP’nin yeni rejimi tarafından da dışlanıyor.

AKP’nin 12 Eylül darbe anayasasını tümden çöpe atmak yerine sadece devleti ele geçirmesini ve tek parti hakimiyetini pekiştirmesini sağlayacak yasa değişiklikleriyle yetinmesi, son düzenlemelerle aslında tamamını “özel yetkiliye” çevirdiği mahkemeleri toplumsal muhalefetin üstüne sürmesi ve diğer baskıcı ve keyfi uygulama ve tertipler başka bir anlama gelmiyor.

AKP, aynı zamanda halkın ezici çoğunluğunun çıkarlarına karşı neo-liberal bir taarruzun koçbaşı olduğu için de demokratikleşmenin öznesi ve taşıyıcısı olamıyor. Zira hakiki bir demokratikleşme yoluna girmek, aynı zamanda sermaye hâkimiyetinin emekçilerin kolektif hak ve kazanımlarıyla sınırlandırılmasından geçer.

Demokrasiyi dört yılda bir yapılan seçimlere indirgeyenler, aslında “halk egemenliği” kavramının içini boşaltıyorlar. Gerçek bir demokratikleşmeye giden yol halkın kendi geleceğini gitgide kendi ellerine almasından, yaşamın her alanında söz ve karar sahibi olmasından, yönetim süreçlerine doğrudan katılmasından, devleti ve tekellerin hakimiyetini sınırlandırmasından, seçilenleri ve bütün görevlileri denetleme, hesap sorma ve geri çağırma hakkına sahip olmasından ve günümüz Türkiye’si söz konusu olduğunda aynı zamanda onurlu bir barışın tesis edilmesinden geçiyor.

Herhangi bir resmi ideolojiyi dayatmayan, ulusu ve vatandaşlığı etnik temelde tanımlamayan, devletin yetkilerini sınırlayan, her kuşaktan bireysel ve kolektif insan haklarını esas alan, cinsiyet özgürlükçü, doğaya saygıyı insana saygıyla bir tutan, Türkiye’nin bütün farklı kimliklerini, inançlarını, kültürel değerlerini koruyan ve halkın özyönetimine imkân tanıyan bir anayasa yapılmadan böyle bir yola girmek imkansızdır. Böyle bir anayasa esas olarak parlamento içi güç dengelerine bakılarak değil;  halkın taleplerini görünür kılacak bir anayasal hareketin sokağa ve hak mücadelelerine yaslanmasıyla mümkün olabilir.

Türkiye’de köklü bir demokratikleşme ile Kürt sorununun çözümü ve onurlu bir barış arasında ayrılmaz bir bağ var. Çünkü “başka bir halkı ezen bir halk özgür olamaz”.

Ancak, yıllardır özlemini duyduğumuz, kalıcı bir barışa ulaşmak için, devlet ve hükümet katında kararlı bir “çözüm iradesi”nin bulunması gerekiyor. Kürt halkının temsilcileri aracılığı ile ortaya koyduğu talep ve beklentiler dikkate alınmadan ve uzun süredir İmralı’da süren görüşmeler bir an önce müzakere sürecine dönüştürülmeden bu yolda yürümek mümkün değil. AKP’nin seçimler öncesi oyalama siyaseti izlenimi veren tutumu barış umutlarını gölgeliyor.

Neo-liberal küreselleşme saldırısı

Var olduğu günden beri, kapitalizmin insan ve toplum hayatına yön veren belli başlı işleyiş ilkeleri hep aynı: Kaynağını emeğin sömürüsünden alan doymak bilmez bir kâr hırsı, olabildiğince kuralsız bir piyasa, bu piyasa içinde sürdürülen kıran kırana ve kör bir rekabet, kendi kendisini düzenleyen ve dengesini kendiliğinden bulan bir piyasa anlayışıyla ekonominin siyasetten ve toplumsal karar süreçlerinden kopartılması, emekçilerin tamamen korumasız hale getirilmesi, bir uçta ilerleyen bir tekelleşme eşliğinde gittikçe yoğunlaşan bir servet birikimi, diğer uçta ise giderek artan bir sefalet ve mülksüzleştirme, tükenmez ve bedava bir kaynakmışçasına doğanın talan edilmesi ve kadının ev içi emeğine bedavadan el konulması…

Buna karşılık, halkın, ücretli emekçilerin, köylülerin, işsizlerin ve kadınların karşı hareketinin temel yönelişleri ve kalkış noktaları da neredeyse hep aynı olageldi: Ekonominin de özyönetimi, ekonomik süreçlere kâr hırsının değil toplumsal ihtiyaçların yön vermesi, toplumsal servetin, doğal ve beşeri kaynakların planlı kullanımı ve tahsisi, doğanın gelecek kuşaklara iyi durumda devredilecek bir emanet olarak görülmesi, kadının yeniden üretici ev içi emeğinin tanınması, sömürünün ortadan kaldırılması, çözülen toplumsallığın bireysel özgürlük, varoluş ve ifade alanlarını da genişletecek şekilde yeniden inşası, yıkıcı rekabete ve kapitalizmin empoze ettiği “insan insanın kurdudur” anlayışına karşı toplumsal dayanışmanın, paylaşımın, imecenin, elbirliğinin ve ortaklaşmanın vücut bulduğu öz-örgütlenmelere yönelme, emekçilere, kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve engellilere koruyucu düzenleme ve sosyal güvence, teknolojik ilerlemelere ve artan emek verimliliğine paralel olarak çalışma saatlerinin düşürülmesi…

Dünya kapitalizminin son 30 yıllık tarihine, sermayenin yukarıda anlatılan mantığının önündeki tüm engelleri temizlemeye ve başlıca kalkış noktalarını sıraladığımız karşı hareketi geriletmeye azmetmiş neo-liberal küreselleşme saldırısı damgasını vurdu.

Türkiye ‘70’lerin Türkiye’si değildir

Aradan geçen 30 yıl boyunca Türkiye’nin çehresi, iktisadi yapısı, tarımı, dünya kapitalizmine eklemlenme biçimi, sermaye birikim tarzı, toplumsal dokusu, nüfus dengeleri, sanayisinin coğrafi dağılımı ve iktidar bloğunun bileşimi ve iç dengeleri ciddi bir dönüşüm geçirdi.

Bu dönüşümün belli başlı çizgileri şunlar:

– Yeni ve büyük bir mülksüzleştirme dalgası eşliğinde Türkiye’nin kır/kent nüfus dengesi kısa bir süre içinde, kentsel altyapının ve sınai kapasitenin ememeyeceği bir oranda değişti. 1985’te % 53 olan kentleşme oranı, günümüzde % 80’lere doğru tırmanmaya başladı. Savaş ve köy boşaltmaları bu çarpıcı nüfus hareketine ciddi bir katkıda bulundu. Bu gelişme işsizliği artırıp ücretleri düşürmekle kalmadı, kenti kırsal alanların muhafazakarlığının kuşatması sonucunu doğurdu. Siyasal İslamın ‘80’lerin sonundan itibaren gittikçe güçlenmesinin ve AKP iktidarının 10 yılı aşkın bir süredir devam ediyor olmasının toplumsal temelini bu gelişme oluşturdu.

– Türkiye küresel sermaye ve mal akışlarının önündeki neredeyse bütün engelleri kaldırarak, bu alandaki özerk karar alma mekanizmalarını ve yargı denetimini adeta sıfırlayarak dünya piyasası ile daha derinden ve çok yönlü biçimde bütünleşti.

– Ekonomi uzmanlara ve sermayenin profesyonel komitelerine bırakılması gereken teknik bir konuya indirgenerek siyasetten arındırıldı; ekonomik karar süreçleri halk açısından erişilmez ve görünmez kılındı.

– Çok uluslu sermayenin çeşitli sektörlerdeki varlığı arttı; Türkiye’deki tekellerin ve sermaye gruplarının önemlice bir bölümü de küresel ilgi ve çıkarlara sahip çok uluslu bir yapıya kavuştu.

– Paradan para kazanan, borsa, devlet tahvilleri ve döviz kurları üçgeninde cirit atan mali sermaye bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de şişti.

– İç ve dış borç stoku kabardı; ekonomi borçsuz ve sıcak para hareketleri olmaksızın döndürülemez hale geldi; cari açık ve ödemeler dengesi sorunu kronikleşti.

– Halen sürmekte olan özelleştirme yağması eşliğinde kamunun ekonomideki varlığı hemen hemen sona erdirildi, planlama terk edildi.

– Odağında çok çeşitli “esneklik” biçimlerinin, taşeronlaştırmanın, fason üretimin, stoksuz çalışmanın, toplam kalite uygulamalarının ve yeni bir işletme modelinin bulunduğu yeni bir sermaye birikim tarzına geçildi.

– Bölgeler arası eşitsizlik ve gelir dağılımı adaletsizliği cumhuriyet tarihinde görülmemiş ölçüde arttı.

– Emekçilerin tarihsel kazanımlarının büyük çoğunluğu tırpanlandı, sendikalar geriletildi, sömürü yoğunlaştı, çalışma koşulları kötüleşti ve çalışanların büyük çoğunluğu güvencesiz hale getirildi.

– Hala bir anayasa hükmü olmasına rağmen, var olduğu kadarıyla sosyal devlet tasfiye edildi.

– Enerji talebi hızla arttı; enerjide dışa bağımlılık % 73’ler seviyesine tırmandı.

– Sağlık ve eğitim gibi temel kamu hizmetleri ticarileştirilerek özel sermayeye açıldı.

– Tarımsal koruma ve desteklerin önemli bölümü kaldırıldı; Türkiye tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeterli bir ülke olmaktan çıktı.

‘80’lerin başında itibaren gün geçtikçe hız kazanarak biçimlenen bu Türkiye panoramasına itiraz hep süre geldi. 12 Eylül karanlığından çıkılmasının ertesinde, Netaş direnişiyle başlayan mücadeleler, ’89 bahar eylemlerinden Tekel direnişine kadar aralıksız devam etti. Lakin 12 Eylül darbesi, reel sosyalist ülkelerin çözülüşü ve neoliberalizmin saldırısı altında bu mücadeleler Türkiye kapitalizminde anlamlı bir gedik açma olanağına sahip olamadı.

Toplumsal muhalefet mücadele arenasına boylu boyunca giriyor

Lakin son birkaç yılda arka arkaya yaşanan gelişmeler, yeni bir başlangıca doğru ilerlediğimizin işaretlerini ortaya koyuyor.

ABD Merkez Bankası’nın faizleri yükseltme, bono alımlarını yavaşlatma yoluna girecek olması “sıcak parayla” ayakta duran Türkiye ekonomisi için alarm zillerinin çalmasına neden oluyor. Sermaye bulmanın eskisi kadar kolay olmayacağının ortaya çıkması sağlamlığıyla övünülen ekonominin hiç de öyle olmadığını, kırılgan bir zeminde durduğunu kanıtlıyor.

AKP’nin Suriye politikası tam bir hüsranla sonuçlandı. Komşularla sıfır sorun politikası iflas etti. Türkiye’nin nerede ise sorunlu olmadığı komşusu kalmadı. Böylelikle Türkiye’nin İslam ülkelerine rol model olacağı hayali suya düştü. Esad’ı devirmek için El Kaide ve uzantılarına destek olan Türkiye mülteci akınına uğradı. 200 bini İstanbul’da olmak üzere 600 bin Suriye’li mültecinin Türkiye’nin başına ne tür belalar açabileceği El Kaide ve uzantılarının son dönemde yoğunlaştırdıkları tehditlerle görülmeye başlandı.

Polis eskisi akıl hocalarının da teşvikiyle Kürt hareketini “Sri Lanka” modeli yoluyla tasfiye etme siyasetine soyunan AKP Hükümeti beklemediği gelişmelerle yüz yüze geldi. Askeri başarılarla Kürt gerillasının belini kırma düşüncesi gerçekleşmedi. Tam tersine, gerilla Hakkari üçgenini kurtarılmış bölge haline getirerek güvenlik güçlerinin bu alana girmesini neredeyse imkansız hale getirdi. Arka arkaya gelen KCK operasyonlarıyla Kürt gerillasının cephe gerisini kuşatma, BDP’yi etkisizleştirme, böylelikle AKP Hükümeti ile uyumlu alternatif bir Kürt “muhalefeti” yaratma planı ise nerede ise anlamlı hiçbir sonuç üretmedi. Kürt hareketi KCK operasyonlarıyla yitirdiği kadroların yerine yenilerini getirme becerisini gösterdi, havuzun suyunu boşaltarak balığı yalnız bırakma politikası başarısız oldu. AKP’nin “Sri Lanka” modeli yoluyla Kürt hareketini tasfiye etme politikasının başarısızlığının en çarpıcı kanıtını ise Kürt gerillasının BDP milletvekilleriyle karşılaşma/kucaklaşma görüntüleri oluşturdu. Bu gelişmelere paralel olarak Rojava’da Kürt hareketinin kazandığı olağanüstü başarı AKP’nin rota değişikliğine girmesini zorunlu hale getirdi.

Bütün bu gelişmeler, son seçimlerde MHP’ye “Öcalan’ı niçin asmadınız?” diyerek milliyetçilik dersi veren Tayyip Erdoğan’ın, güvendiği istihbaratçısını, Hakan Fidan’ı İmralı’ya yollaması sonucunu doğurdu. Böylelikle Türkiye “çözüm süreci”nin kapısını araladı. Araladı zira, AKP Hükümeti’nin her seçim dönemi öncesi nefes almak için Kürt hareketine uzattığı sahte zeytin dallarından birisine benziyor bu girişim. Bu nedenle “çözüm süreci”ni ilerleterek AKP’nin yüz geri etmesini engellemek Kürt hareketinin ve barış güçlerinin çabalarına bağlı.

Silahların susarak “çözüm süreci”ne girilmesi varolan toplumsal iklimi derinden etkiledi. Toplumsal muhalefet dinamiklerinin silkinme, mücadeleye soyunma ve giderek güçlenme olanaklarını büyük ölçüde arttırdı.

Yukarıda işaret ettiğimiz son birkaç yılın gelişmeleri, İstanbul’un en önemli meydanında “üç beş ağaç” için başlayan mücadelenin 31 Mayıs akşamı yüzbinleri içine çeken bir anafor haline dönüşmesi, 1 Haziran ayaklanmasının gerçekleşmesi sonucunu doğurdu.

Kapitalist kentlerin oluşumu ve yerel yönetimler

Ortaçağ Avrupası’nda kentlerin gelişme tarihi, aynı zamanda demokrasinin yükseliş tarihine de tekabül eder. Feodal egemenlik alanı dışında bir varoluş arayan yeni gelişen ticaret ve sanayi burjuvazisi, bu varoluşu kendi çıkarlarını özgürlük arayan serflerin ve işçilerin çıkarlarıyla kentte birleştirerek buldu. Feodal egemenlik alanının dışında kimi kentlerde, o kente ait, eşitlik temeline dayalı bir sosyal anlaşma ile yeni bir varoluş biçimi yaratıldı. Feodalite yıkıma giderken oluşan monarşiler bu kentleri kendi denetimleri altına almış olsalar bile, kentin özgürleştiriciliğini unutmayan işçiler ve siyasal amaçlarına ulaşmak için onlarla yan yana durmayı zorunlu gören burjuvalar, kentlerin merkezden özerkliğinin savunucusu oldular. Demokratik devrimler kimi zaman burjuvazinin monarşilerle anlaşmasıyla sonuçlanmış olsa bile, merkezin gücünün sınırlanması kentlerin kendilerine bir miktar iktidar alanı ayırmaları ile mümkün olabildi.

Demokratik devrimler, oluşan devletlere yerel yönetimleri bir kenara koyamayacak bir şekil verdi. 19. ve 20. yüzyıllardaki sınıf mücadelelerinin dayatmaları sonucu yerel yönetimler daha da gelişti ve burjuvazi, ezilenler ile daha fazla konsensüs aramasına yol açacak çağdaş biçimleri benimsemek zorunda kaldı. Artık yerel yönetimler toplumsal yapının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş bulunuyorlardı.

Burjuva devletler çoğunlukla saf biçimleri içerisinde var olmamış, özellikle Fransız Devrimi’nin yarattığı ürküntü içinde hep feodaliteyle bir kaynaşmayla birlikte ilerlemişlerdir. Burjuva devletin şekillenmesinin temeli, feodal merkez karşısında oluşturulan yerel iktidarlara (özgür kentlere) dayanır. Burjuvazi emekçi yığınların desteğini de alabilmek için geniş bir demokrasinin savunucusu olarak mücadeleye başlamış, iktidar katına yaklaştığında da çoğunlukla eski sistemle bir uzlaşmaya vararak, merkezden bağımsız yerel iktidarları merkeze bağlamaya razı olmuştur. Böylelikle demokrasinin gerçek bir halk demokrasisine ilerlemesini engelleyebilmiştir. Yerel yönetimlere dayalı olarak yükselen burjuvazi bir zaman sonra eski sistemle uzlaşarak yerel yönetimi merkezin uzantısı, onun icazeti altında varolan yapı haline getirmeye çalışmıştır. Onun eğilimi her zaman böyle olmuştur. Burjuva devlet eğilim olarak tüm erki yerel yönetimin elinden almaya çalışır zira orada ortaya çıkan halka daha yakın bir iktidardır ve emekçi karakterinin duruma hakim olma olasılığı burjuvazinin kabusudur.

Paris Komünü tam tersi bir eğilimi hayata geçirme işine girişti. Yerel iktidarlar (özgür kentler) ile merkezin ilişkisini burjuvazinin yaptığının tam tersi şekilde gerçekleştirme yoluna girdi. Marx bunu şöyle özetliyordu:

“Paris Komünü, elbette Fransa’nın en büyük sanayi merkezlerine örnek hizmeti görecekti. Komün rejimi Paris’te ve ikincil merkezlerde bir kez kurulduktan sonra eski merkezi hükümet, yerini taşra illerinde de üreticilerin kendi hükümetlerine bırakmak zorunda kalacaktı. Komünün geliştirme zamanı bulamadığı kısa bir ulusal örgütlenme taslağıyla, Komün’ün en küçük kırsal yerleşme merkezlerinin bile siyasal biçimi olması ve kırsal bölgelerde sürekli ordunun, hizmet süresi son derece kısa bir halk misiyle değiştirilmesi gerektiği açıkça ortaya kondu. Her ilin kırsal komünleri, ortak işlerini ilin yönetim merkezindeki bir temsilciler meclisi aracılığıyla yönetecek ve bu il meclisleri de Paris’teki ulusal yetkililer kuruluna kendi temsilcilerini göndereceklerdi; temsilciler her an görevden geri alınabilecek ve seçmenlerinin emredici vekaletleriyle bağlı olacaklardı. Bir merkezi hükümete gene de kalan az sayıda ama önemli görevler, gerçeğe aykırılığı biline biline söylendiği gibi kaldırılmayacak, ancak komünal, yani sıkı sıkıya sorumlu görevliler tarafından yürütüleceklerdi. Ulusun birliği bozulmayacak tam tersine, Komün anayasasıyla örgütlenecekti. Bu birlik, onun cisimleşmesi olduğunu ileri sürmekle birlikte, gerçekte ulusun asalak bir uru olmasına rağmen ulustan bağımsız ve onun üzerinde yer almak isteyen devlet iktidarının ortadan kaldırılmasıyla bir gerçeklik haline gelecekti”.

Komün, burjuva devletlerin eğiliminin tam tersine iktidarı merkeze değil yerel iktidarlara veriyordu. Çoğunluğun iktidarında eğilimin bu doğrultuda olması, yerel yönetimin erkinin elinden alınması değil, daha da güçlendirilmesinin söz konusu olması gerekir. Ancak böylelikle Marx’ın sözünü ettiği devletin sönmesi doğrultusunda ilerleyebilmek mümkün olabilir. Gittikçe güçlenen bir merkezi aparatın sönmesinden söz edilemeyeceğine göre, gittikçe ortadan kalkan, belli fonksiyonları artık yerine getirmeyen, getirmesine gerek kalmayan bir devlet aparatıdır söz konusu olan.

Burjuvazi devlet aparatını bir azınlık iktidarı olarak çoğunluğu bastırma zorunluluğunun gereği olarak elinde tutarken, çoğunluk burjuvaziyi bastırabilmek için onu elinde tutar. İşte bu nedenle çoğunluk iktidarında, yerel olandan merkezi olana esasında yok denebilecek kadar az iş kalır.

Çoğunluk iktidarında da azınlık iktidarında olduğu gibi yerel iktidar ile merkezin birleşmesi gerçekleşir. Azınlık iktidarında birleşme yerelin gücünü elinden alırken, her daim buna eğilimli olurken, çoğunluk iktidarı bizahati yerel iktidarın gücüne dayanarak birleşmeyi gerçekleştirir. Bu iki biçimde birleşmenin niteliği birbirinden tamamen farklıdır. Birbirlerine göre karşılıklı olarak baş aşağı dururlar. Böylelikle demokratik ve sosyal cumhuriyet bulunduğu alanda iktidar sahibi olan özyönetimlerce oluşturulur.

Türkiye’de yerel yönetimler

Osmanlı da olmadığı gibi Türkiye Cumhuriyeti tarihinde de yerel iktidarlardan (özgür kentler) bahsedebilmek olanaklı değildir. Osmanlı da olabilmesi mutlak merkeziyetçilik çerçevesinde olanaklı da değildi. Böyle bir zorlama için kapitalizmin gelişkinlik düzeyi zaten elvermiyordu. Meşrutiyet bile zayıf iç dinamiklere karşın dış faktörlerin dayatmasının sonucu ortaya çıkabildi.

Cumhuriyet ise sözde batının şekillenmesini örnek almış olsa da, batının demokrasi geleneğini değil, ona ait şekilleri sadece örnek aldı ve içini de Osmanlı mutlakiyetçiliği ile doldurdu.  2. Meşrutiyet’ten bile geri, mutlak merkeziyetçi bir yapı yarattı.

Meşrutiyet meclisi, sultanın bazı yetkilerini sınırlamak için ortaya çıkmış iken, Cumhuriyet meclisi M. Kemal’in yetkilerini desteklemenin aracı olarak şekillendi. Böyle bir merkeze tabi olarak ortaya çıkacak olan illerdeki yönetimleri de artık batıda kendi erkleriyle tarih sahnesine gelen yerel yönetimlerle benzeştirmek olanaklı olamazdı.

TC’nin idari bölünmesinde il çerçevesinde kurulan yapılar yerel yönetim olarak tanıtılıyor. Ve hatta bunlar daha altında yer alan birimleriyle sanki halkın iradesinin daha geniş yansımasının mekanizması oluşturulmuş gibi görünüyor. Elbette böyle bir yapı seçilen yerel meclislerin halkoyuna dayanması dolayısıyla belli bir düzeyde siyasete katılım ifade edebilir. Ancak siyasete katılanların (ülke çapındaki seçimlerin sonuçları da bu anlamda benzerdir) seçtiklerinin amellerini ancak beş yılda bir denetleme hakları olduğu gibi, temsilci olarak seçtiklerinin de yerel “idare” anlamında hiçbir yetkisi yoktur. Hiçbir yetkisi olmayan idarenin idare olduğundan söz edilemez. Ancak halk tarafından seçilen ama bir başkasının temsilcisi olma durumunda bulunurlar. Bu temsili yetki de “merkez” tarafından tayin edilmektedir.

TC’nin yerel yönetime ilişkin politikasının esasını, yerel olanı en sıkı bağlarla merkeze bağlamak oluşturmaktadır. Ülke çapında iktidar yürütmenin kurumları olan yapıların yerel düzeyde de uzantıları vardır ve bunlar seçilen il genel meclisi ve belediye başkanının denetimi altında değil, doğrudan valinin denetimi altındadır. İş bu kadarla da kalmamakta, belediye başkanı da merkezin temsilcisi olan valinin denetimi altında bulunmaktadır. Haliyle hepsi birden İçişleri bakanlığının denetimi altında bulunmaktadırlar.

Bu statüko ortadan kaldırılmadıktan ve seçimlerle gelenlere, sınırları yerel yönetim anayasası ile belirlenmiş haklar çerçevesinde özerk davranma imkanı tanınmadıktan sonra,  TC’de yerel yönetimin ve bu çerçevede demokrasinin olduğunu söylemek olanaklı değildir. Demokratik devrim gerçekleştirmiş olan tüm ülkelerde böyle bir yerel yönetim yapısına rastlanmaz. Adı vali diye geçen yerlerde de aslında seçimle gelmiş bir yerel yönetim başkanı söz konusudur.

Temsili demokrasi ile doğrudan demokrasinin eklemlenmesi

Yerel yönetimler gerek burjuva cumhuriyeti gerekse demokratik ve sosyal cumhuriyet koşullarında en geniş kitlelerin toplum yaşamına müdahalelerinin olanaklarını sunarlar. Demokratik bir biçimde merkezileşmek ülke çapında varolan dengesizlikleri ortadan kaldırmak için gerekli iken, yığınların siyasete esas müdahalesinin alanlarını yerel yönetimler oluşturmak durumundadır. Gerek demokratik ve sosyal cumhuriyette gerekse burjuva cumhuriyette işçi sınıfının/halkın toplum yaşamına müdahalesinin en etkin biçime kavuşması yerel olarak oluşan temsili demokrasi yapılanmalarının doğrudan demokrasi işleyişleri ile birleştirilmesini gerekli kılar. Burjuva egemenliği altında bu birleştirmenin nerelere kadar uzanacağı kestirilemezse de demokratik ve sosyal cumhuriyet koşullarında proletarya, doğrudan demokrasi işleyişlerini sürekli olarak temsili kurumlar karşısında artırmak suretiyle tam demokrasinin egemenliğine doğru ilerler. Tam demokrasinin egemenliği ise herkesin yönetici durumuna geldiği ve dolayısıyla da kimsenin kimseyi yönetmediği bir ilişkiye ulaşılması yani yönetim ilişkisi olarak demokrasinin ortadan kalkması anlamına gelir.

Kentsel mücadeleler yayılıyor

Son yirmi otuz yıldır, dünya dev bir şantiyeye dönüştü adeta.  Şu veya bu ülkede patlayan konut balonlarıyla bazen hızları kesilse de, inşaat sektörü, müteahhitlik ve emlak firmaları, onları destekleyen bankalar ve kredi kuruluşları dur durak bilmiyor. Her gelir grubuna ve her beğeniye hitap eden konut reklamlarından geçilmiyor. Kooperatifçilikle, sendikaların ve yerel yönetimlerin girişimleriyle konut sahibi olmak hemen hemen tarihe karıştı.  Emekçiler bankalara borçlanarak girdikleri konutlara haciz gelmemesi için didinip duruyorlar.

Kırılgan bir borçluluk zincirine yaslanarak hummalı bir faaliyet sürdüren inşaat ve emlak sektörü, kapitalizmin “yaratıcı yıkım”ının koçbaşı olarak işlev görüyor ve bir dizi başka sektörü peşinden sürükleyerek sermaye birikiminin çarklarını yağlıyor.  Adına “kentsel dönüşüm” denen acımasız ve despotik projelerle kurulu kent yapılarının üzerinden buldozer gibi geçiyor, yerlerinden söktüğü kent sakinlerinin alışılmış mahalli yaşamlarını allak bullak ediyor, onların şu veya bu dozda belirli bir komünallik ve komşuluk hukuku içeren eski mahallelerini artık erişemeyecekleri mutena ve “nezih” semtlere dönüştürüyor.  Yetmedi, uydu kentler, banliyöler yahut şimdi en çok Çin’de görülen sıfırdan yepyeni kentler inşa ediyor, birçok fantastik projeye ve dev altyapı yatırımına imza atıyor. Ama bu dev ölçekli ve küresel imar ve inşa faaliyeti konut ve barınma sorununu çözmeyi vadetmiyor. Aksine, kapitalizmin tarihinde hep olageldiği gibi, bir kez daha yeniden üretiyor.

Çok değil, sadece on yıl arayla dünyamızın uzaydan çekilmiş iki fotoğrafına karşılaştırmalı bir bakış, inşaat sektörünün yol açtığı çarpıcı değişiklikleri saptamaya yeter. Artık şu şüphe götürmez bir gerçek: İnşaat sektörü ve kentsel yatırımlar fazla ve atıl sermayeyi emmenin, bir numaralı alanı… Sermaye birikiminin vicdansız ve kalpsiz mantığı kentleri ve sakinlerini hedef tahtasına, tam da bu nedenle yerleştirmiş bulunuyor.

Türkiye, bu hal ve gidişatın en net bir biçimde gözlemlenebileceği, bütün kolaylıkların sağlandığı inşaat sektörüne “yürü ya kulum” denen laboratuvar ve eli kulağında yeni bir konut balonuna aday ülkelerden biri. Her türlü kamusal denetimden muaf tutulan bir devlet kuruluşu olan, ülkenin bütün kent ve kasabalarında tekdüze ve çirkin konut kompleksleriyle boy gösteren Toplu Konut İdaresi (TOKİ),  inşaat sektörünün şemsiyesi ve amiral gemisi. Ardında ve altında, sponsorluğunu yaptığı özel sektörün irili ufaklı firmaları ve kentsel rantlara üşüşen akbabaları diziliyor. Bunlar Büyükşehir Yasası’nın, Afet Yasası’nın, yurt savunması ihtiyacına dayandırılan “acele kamulaştırma”nın, bir seri bakanlar kurulu kararnamesinin ve yetkilerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nda toplanmasının kendilerine sağladığı ayrıcalıklarla halkı hiçe sayan hoyrat kentsel dönüşüm projelerini belirli bir şiddet eşliğinde yükleniyor ve yürütüyorlar. Deprem ve afet riskini hayasızca kâra tahvil ediyorlar.

Gerek nüfus gerekse uzamsal yayılım bakımından, kentleşmede önceleri aşılmaz sayılan eşikler birer birer aşılmakta. Azmanlaşan, birer uru andıran ve nüfusu on beş milyonu aşan kent sayısında son zamanlarda dramatik bir artış oldu. Bazı kentler bulundukları ülkenin toplam nüfusunun üçte veya dörtte birinden daha çoğunu barındıran bir büyüklüğe erişiyor.  Bu durum, kır/kent çelişkisini en uç noktalara taşımakla kalmıyor, insani gelişim ve doğayla sürdürülebilir bir ilişki bakımından onun ortadan kaldırılmasını bir hayat memat meselesine çeviriyor.

Kentler sermaye birikiminin sadece ortamı değil, artık en önemli kaldıracı…  Dolayısıyla, anti-kapitalist mücadelelerin de sadece sahnesi değil, aynı zamanda çok önemli bir konusu. Kapitalizmin sürekliliğinin, sermaye birikiminin devamının ve atıl sermayenin harekete geçirilmesinin gittikçe daha çok mekân üretimine bağlı hale gelmesi, çok önemli olsa da, bunun yegâne nedeni değil. Kapitalist üretim tarzının örgüsü içinde nötr bir alan olmak şöyle dursun, mekan, ama bilhassa kentsel mekan, tıpkı sermaye gibi, bir toplumsal ilişki. Mekan toplumsal bağları, yaşam tarzlarını, doğayla ilişkiyi, gündelik yaşam örüntülerini, bireylerin içinde toplumsallaştıkları ortamları, toplumsal hiyerarşileri, boş zaman etkinliklerini, cinsiyet rejimini, haz ve beğenileri koşullar. Şu halde, mekân üzerinde dönen mücadeleler, yeni bir toplum kuruculuğunun ayrılmaz bir parçası. Ütopyacı tasavvurların ezici çoğunluğunun mekândan yola çıkması veya mutlaka mekânsal bir boyut taşıması nedensiz değil.

Kentin üretimi ve yeniden üretimi kolektif emeğin çok karmaşık bir işbirliğinin ve birbirini tamamlayan saymaya gelmez faaliyet türünün bir ürünü. Kent, üretici güçlerin durmadan ilerleyen toplumsallaşmasının mekân düzeyindeki ifadesi aslında. Bu niteliğiyle kent,  dev bir müşterek alandır ve kent hakkı kaynağını buradan almaktadır. Kentsel ve mekânsal mahiyetteki mücadele ve direnişler kendi anlam derinliklerine işte bu bağlamda kavuşurlar: Sermaye bu müştereği gasp etmeye ve dinamiklerini kendi çıkarları uyarınca yönlendirmeye çalışmakta, buna karşılık, emekçiler kendi kolektif emeklerinin mekânsal ürününü temellük etmek için çok çeşitli biçimlere bürünen bir kavgaya girişmekteler. Bu kavganın başarıya doğru yol almasının, yeterli olmasa da, iki gerekli koşulu var: Kent toprağının alım satım konusu olmaktan çıkarılması ve emekçilerin kenti biçimlendiren süreçler üzerinde söz ve karar sahibi olması. Hem müşterek bir alanı sahiplenme ve denetleme hem de mekânla birlikte kendimizi de değiştirme yetkisi demek olan kent hakkı, oracıkta verili ve sözcüğün alışılagelmiş anlamında bireysel değil. Onun kolektif ve yaptırımcı bir güce dayanması ve kazanılması gerekiyor.

Tahrir (Kahire), Sintigma (Atina), Purta del Sol (Madrit), Zucutti Parkı (New York), Plaza de Armas (Santiago) ve tabii ki Taksim…. Meydan muharebeleri tam da bu kavganın bir biçimi. Bu kavgada ezilenlerin tarafının algısı ve mesajı net: Nerenin “kamusal” alan olduğuna, yozlaşan temsili demokrasinin karşısına bütün hercümerci ve yaratıcılığı ile doğrudan demokrasi pratiklerinin ve deneyselliklerinin nerede dikileceğine, emekçilerin ve toplumsal muhalefetin şikâyet ve taleplerinin nerede seslendirileceğine, nerenin komünal bir sahneye çevrileceğine sermaye ve onun mercileri karar veremez.  Bunu biz tayin ederiz…

Öte yandan, kentin üretimi ve yeniden üretimi, sermaye dolaşımının kentsel mekân içinde ve aracılığıyla tamamlanması ve boş zamanın değerlendirilmesiyle ilgili çok çeşitli işlerde çalışanların işçi sınıfının toplamına oranı giderek artıyor. Koşullar üretimle yeniden üretim, klasik meta üretimiyle mekân üretimi, işyeri kaynaklı mücadelelerle mekân ve mahalle tabanlı mücadeleler ve çalışma alanıyla yaşam alanları arasında yeni türden, akışkan, geçişken, birbirini karşılıklı olarak besleyen ve tamamlayan bir ilişki kurulmasını zorunlu kılıyor. Bu işçi sınıfının yeni bileşiminin karşımıza çıkardığı bir vecibedir aynı zamanda ve üstesinden gelindiği oranda, işçi hareketinin ve anti-kapitalist mücadelenin ufkunu, imkânlarını ve hitap alanını ciddi biçimde genişletecektir.

Gezi isyanı

On yıldan fazla bir zamandır iktidarda olan AKP Hükümeti’ne yönelik tepki birikimi bütün Türkiye’yi içine alan bir yangına dönüştü. Başını Tayyip Erdoğan’ın çektiği AKP Hükümeti yangına su dökmek yerine harlama yolunu tercih etti. Tayyip Erdoğan, seçimlerin yaklaşıyor olmasının da telaşıyla, Türkiye’yi bir tür erken seçim havasına sokmakla kalmadı, toplumu da keskin bir saflaşmaya sürükleme yoluna girdi. Varolan problemlerin sorumluluğunu başkalarının üstüne yıkma, otoritesinden bir şey kaybetmediğini gösterme, itibarının zedelenmesini engelleme motifleriyle oluşturulan bu politika, oy oranının düşmesini engellemek için saf değiştirmenin nerede ise mümkün olmayacağı bir toplumsal saflaşmanın kışkırtılmasına dayanıyor.

Tayyip Erdoğan, böyle bir toplumsal atmosfer yaratabilir ise AKP iktidarından tek bir tuğlanın sökülmeyeceğine, varolan oy oranını koruyabileceğine inanıyor. Böylesi bir toplumsal yarılma ortamında sapla samanın birbirine karışacağı, halkın sesinin duyulmaz hale geleceği, boruyu elinde silahlı güç de dahil olmak üzere devletin olanaklarını bulunduranın çalacağı açık.

AKP Hükümeti, yaratmaya çalıştığı toplumsal yarılma ortamının verdiği olanağa da yaslanarak, gezi direnişi ile birlikte ortaya çıkan hareketi en şiddetli çatışmaların içine çekerek tasfiye etmeyi amaçlıyor. Şimdiye kadar yaşanan gelişmeler gösteriyor ki AKP bu amacına ulaşmakta başarılı olamadı. Ancak her olanağı bunun için değerlendirdiği, yeni gündemleri topluma dayatmaya yeltendiğine tanık oluyoruz. Öğrenci evlerinde kızlı-erkekli kalındığı tartışmasının da aynı maksatla devreye sokulduğu, toplumsal yarılmanın yığınların en geri duygularını kışkırtarak derinleştirilmeye çalışıldığına kuşku yok.

Gezi direnişinin ortasında Lice saldırısına tepki gösteren BDP mitinglerine azgınca saldırarak da bu sonucu almak istemişti AKP Hükümeti. Ancak Fırat’ın batısının “Diren Lice” şiarlarıyla sunduğu destek bu politikayı boşa çıkardı. Kızlı-erkekli evler tartışmasıyla yaratmak istediği saflaşmada da Tayyip Erdoğan işi eline yüzüne bulaştırmış görünüyor. Bırakalım toplumsal saflaşmayı derinleştirme başarısını göstermeyi, 40 yıllık yol arkadaşıyla, Bülent Arınç’la arasına kara kedi girdiğine tanık oluyoruz.  Tayyip Erdoğan’ın bu yolda ilerlemek için elinden geleni ardına koymayacağı, her türlü provokasyonu devreye sokmaya yelteneceğinden kuşku duyulamaz. Duyulamaz zira, kaderini böyle bir toplumsal yarılmanın yaratılmasına bağlamış görünüyor. Bu yönelim, Tayyip Erdoğan için sonun da başlangıcı olmaya adaydır.

Gezi direnişiyle birlikte Türkiye sosyalist hareketinin tarihinde görülmemiş bir biçimde özgürlük mücadelesinin Batı’da anlaşılmaya ve desteklenmeye başlandığı bir eşik oluştu. Bu iki hareketin ortak mücadelesi için son derece değerli bir temel oluşturuyor.

Gezi eğitiyor

Gezi direnişi eğiticiliğini bütün süreç boyunca göstermeye devam eti. Cinsiyetçiliğin, militarizmin örneklerini ayaklarının altına alıp çiğnedi. Zalimlerin Lice saldırısı harekete bir adım daha attırdı. Onun ruhunda var olan özgürlük ateşini alevlendirdi ve on binler Taksime bu kez “dayan Lice” diye yürüdüler. Dağdaki gerilla “umut Gezide” diye selamını gönderdi. Sönümlenip gideceği sanılan Gezi kıvılcımı çoktan tüm Türkiye’yi sarmış durumda. Artık iktidar kıpırdayan her şeye saldırmak ihtiyacı duyuyor. Bir zamanların yığınları uyutma aracı olarak görülmüş olan stadyumlar iktidarın korkulu rüyası haline geldi. Tayyip Erdoğan üniversiteleri polis işgali altına sokma planlarını ilan ediyor. Bunlar gösteriyor ki, iktidar katından bakılınca da artık eskisi gibi rahat bir hegemonyanın sürdürülemeyeceği, yeni egemenlik biçimlerinin geliştirilmesi gerektiği düşüncesi AKP iktidarının düşüncesi haline geliyor.

Uzun yıllardır atomize olan, örgütsüzleşen, örgütün, ideolojinin “kötü”, “bela” olduğunu öğrenen yığınlar, bütün “bu kötülüklerin” arasından kafasını kaldırıp, “kötülüklere” karşı korunmaya çalışırken kendi yolunu bulmaya çalışıyorlar. Gezinin gösterdiği en önemli gerçeklerden biri budur. Gezi’de ortaya çıkan muhalefete eskinin bilinen yöntemleriyle müdahale etmek hiçbir sonuç vermez. İktidar bunun için çok uğraştı; Hareketin eski marjinal yapılara bağlı olduğunu anlatmak için her yolu denedi; Çünkü biliyor ki, eski yapılar onun kolayca yenebildiği yapılardır; Düşman olarak onları karşısında görmek istemektedir.

Eski kurumsallaşmış yapılar ele geçirme çabalarında hareketin kıyısında kaldılar. Kendilerini değişime uydurabilenler hareketin tarihten yararlanabilmesine olanak sağlayarak, tekerleği de yeniden keşfetmeye kalkışmadan ilerlemesine yardımcı oldular ve bundan sonra da olabilecekler. Eski muhalefetin bu hareketten öğreneceği en önemli şey, kendi muhalefet biçimlerinin boyunun hiç uzamamasına karşın bu yeni hareketin nasıl yığınları kapsadığını anlamaya çalışmak ve kendini buna göre dönüştürmektir.
İktidar bloku gün geçtikçe daha da çatırdıyor olsa da geniş kitleler üzerindeki ideolojik hegemonyasını henüz kaybetmemiş durumda. Bu mücadeleyi silahsız süren bir gerilla mücadelesi gibi görmek, iktidarın saldırdığı yerde fazla zayiat vermeden çekilmeyi bilmek, bir başka alanda nefeslenip, yeni saldırı noktalarını iyi tespit edip, güçlerini toparlayarak bir bıktırma savaşı stratejisi izlemek gerekiyor. İktidara karşı verilen bıktırma savaşı aynı zamanda en geniş yığınları neye davet ettiğinin örnekleriyle doldurularak direniş tam bir alternatif üretimine yönelmelidir. Taksim mücadelesi kendiliğinden bunun en güzel örneklerini verdi. Hareketin nispeten geriye çekildiği aylarda dayanışma ve doğrudan demokrasi örneklerinin üretilmesine girişildi. Parklardaki forumlar, çalışma grupları, mahallelerdeki insiyatifler şimdiden bir örgütlenmeyi ve hedeflerin hareketin taşıyıcıları tarafından ortaya konulması anlamında programını üretmenin ilk adımlarını oluşturuyorlar.

Şimdi dayanışmanın ve doğrudan demokrasinin var olan rekabetçi alanlara ve temsili demokrasiye nasıl müdahale edip onları dönüştüreceğinin yollarının bulunması zamanıdır. Bu sadece Türkiye’nin mücadelesi değil. Tüm dünya, direnişlerle, işgal hareketleriyle, Arap ayaklanmalarıyla aynı kavgayı veriyor ve son derece zengin deneyler sergiliyor. Birbirimizden alıp vereceğimiz çok şey var.

Hareketin ortak paydasını iktidarın uyguladığı şiddete, o şiddetin saçtığı, totalitarizm, kibir, bir başkasına söz hakkı bırakmayan toptancılığına karşı çıkış oluşturdu. Ama bu hareket sadece bir kaosu anlatmıyor. O kaosun içinden geleceğe taşınacak son derece değerli filizler fışkırıyor.

Genç nesiller, önceki nesillerin önlerine koyduğu şeyleri kendi bildikleri gibi değerlendirecekler veya bir kenara atacaklar. Şimdiye kadar yürüdükleri doğrultuda ne yaparlarsa iyidir. İster atsınlar, ister aynen kullansınlar, ister değiştirsinler ama devrimci bir geleneği ve geleceği kuracaklarına hiç kuşku yok.

20 yüzyılın ikinci yarısında hayata müdahale etmeye girişen 68 kuşağı ve devamı son elli yıllık hayata damgasını basmış olsa da uzun zamandır ki, değişen dünyanın ihtiyaçlarına yanıt verecek bir çerçeveyi ortaya çıkaramadı. Eski yapılar kemikleşti, daraldı ve kendilerini parçalanarak tekrarlayıp duruyorlar. Buna karşılık yeni nesiller örgüt anlayışı ve eylem biçimi açılarından eskinin tam benzeri olmayan yeni biçimlerle hayata müdahalelerde bulunuyorlar; Adım adım yeni duruma uygun yeni bir hareket türü ve gelenek yaratıyorlar.

Kuşkusuz bir kesim sosyalist bunun farkına varmış ve buna uygun bir davranışı sergilemeye çalışmaktadırlar. Ancak önemli bir kesimin bu yeni hareketi kendi eski örgütlenmelerinin gelişme alanı olarak gördüklerine de kuşku yok. Eğer ikinciler başarılı olurlarsa Gezi direnişiyle başlamış olan hareket de kendini tekrarlayan eskiye dönüşerek bitmiş olacak. O yolun bitmiş olduğunu, bir salto mortalenin gerçekleştirilmesi gerektiğini hareketin bütün fedakarlıklara rağmen düşük yoğunluklu olarak devam ediyor olması bize kanıtlıyor.

Burada artık büyük ölçüde yeni bir dil konuşuluyor. Eski hareket yeninin içinde kendisini var etmek istiyorsa öncelikle bu dili öğrenmeli ki, bu hareketin anlattıklarını anlayabilsin. Türkiye bunu tek başına yaşamıyor. Kuzey ve Güney Amerika’lardan, Avrupa’dan Afrika’dan Asya’ya kadar eskiyi aşmaya kararlı olduğunu her adımda gösteren yeni bir hareket dalgası gelişiyor. Artık kırlardan şehirleri kuşatmaya niyetlenen gerillaya değil, ülke nüfusun %70’ini bünyesinde barındıran kentlerin tüm sokaklarında cereyan eden gerilla mücadelesine tanık oluyoruz. Ama bu gerilla mücadelesi de bildiğimiz eski şehir gerillası değil. Devlet bütün şiddet araçlarıyla üstüne giderken sivil itaatsizlik en önemli mücadele yöntemini oluşturuyor. Ama bu kadarla da kalmıyor. Kendini savunmak için adım adım gerekli yeni yöntemler eskilerle birleştirilerek mücadelenin o evresine uygun bir biçimde hayata sokuluyor. Yer yer ölçünün kaçtığı, hareketin meşruiyetini zedeleyebilecek şiddet öğelerine başvuranlar olsa da hareket kendi içindeki uyarıcılarıyla bir negatif geri besleme devresi gibi işleyerek bunların doğru biçimlerinin ortaya çıkmasına yardım ediyor. Büyük bir özenle meşruiyet korunuyor ve bu meşruiyetin üzerine basıp geçmek isteyen iktidar güçleri yığınların öfkesini yeniden yeniden alevlendiriyor. Haziran isyanının gelişimi özünde, isyanın meşruiyetinin yükselmesi, Hükümetin ise meşruiyet yitimine uğrama sürecine tekabül ediyor.

Hareket bundan sonra hangi evrelere tam olarak uğrayacak, bunu kimsenin kestirmesi olanaklı değil. Kuvvetlerin birbirleriyle mücadelesi hayata her gün yeni faktörler ekleyip bir başkalarını ortadan kaldıracak. Sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok entiteli dinamik bir matriks oluşturan mücadelenin her bir evresinin ne olacağını şimdiden kestiremeyecek olsak da nerelere varabileceğini tahayyül edebiliriz.

Başlayan yeni bir devrimci süreçtir. Buradan başlayan hareketin düz bir çizgi üzerinden ilerleyerek devrime gideceğini söylemek olanaklı değildir. Hareket nerelerden geçer, hangi çukura girer, hangi tepeye tırmanır, bunların hiç birini şimdilik bilmek olanaklı değildir.

Gezi direnişiyle birlikte ortaya çıkan, Paris Komünü’nde ve Ekim Devrimi sovyetlerinde gördüğümüz “özgür kent”lerin bir embriyonudur.

Özgür Kent  “bildiğimi okurum” tarzıyla yönetmeye kalkışan Tayyip Erdoğan’a karşı tüm Türkiye halklarının ortak özlemi olarak bir demokrasi gündemi dayatmış oldu. On iki ağaç, kökleri sökülmek istenirken, kök saldı, dal verdi ve çevrenin nasıl bir demokrasi mücadelesinin kıvılcımı olabileceğini gösterdi.

Şimdi kesintisiz bir biçimde sosyalizme ilerleyebilecek bir yeni demokrasi mücadelesi başlıyor. Gezi kendi kaderine hakim, merkezden bağımsız dayanışmacı Özgür Kent istiyor. Onun da tarihin gerisinde kalan bürokratik pratikleri aşarak gerçek demokrasinin ifadesi olacak sosyalizme ulaşması sadece bir hayal değil.

 

Özgür Kent İstanbul komünü olabilir

“İstanbul Komünü”, Gezi’nin ağaçlarına sahip çıkarak, bedenime dokundurtmam, ciğerlerimi söktürtmem dedi; devletin azgın saldırısının karşısına korkuyu bir yana koymuş olarak dikilen kadınlarıyla benim hayat tarzımı belirlemeye kalkışacak otoriteyi tanımam diyerek öz yönetimini, devletin şiddet aygıtlarını yerle bir ederek öz savunmasını gerçekleştirmeye girişti;  kendi kaderime ben müdahale ederim diyerek doğrudan demokrasiyi hayata geçirdi; üretim araçlarını değilse bile tüketim nesnelerini ortaklaşa kullanmaya başlayarak kolektivist bir yaşamın örneğini verdi;  Galatasaraylının Fenerbahçeliyi devlet şiddetine karşı savunmasıyla rekabet temelinde kurulu olanın nasıl aşılıp dayanışmaya dönüştürüleceğini ispatladı; toplumsal alt kültürümüzün ayrılmaz parçasını oluşturan cinsiyetçi küfürlerle kendisini açığa koyan cins ayrımcılığına, homofobiye karşı kadınların, LGBTİ’lerin nasıl  “aşk”a dönüştüreceğinin yolunu açtı; çocukları askerde öldürülen analarının, çocuklarını artık kimsenin askeri yapmak istemediklerini haykırmalarıyla militarizmin kökünü nasıl kazıyabileceklerini gösterdi; “Apo’nin itleri” diye uluyan faşistlere karşı “faşizme karşı omuz omuza!” deyip, Kürt kardeşleriyle dayanışarak enternasyonalizme nasıl hayat kazandıracaklarının pratiğini sergiledi;  Miraç kandilini, devlet merasimi olmaktan çıkarıp, dini egemen sınıfın yığınları uyutma aracı olmaktan kurtarıp, Kürdistan’da olduğu gibi nasıl bir halk hareketinin öğesine dönüştürebileceğini, sosyalistlerin inananlarla bir sorununun olmadığını gösterdi.

Gezi direnişiyle birlikte, sadece bir direniş değil hangi evrelerden geçeceği bugünden bilinemeyecek ama kesintisiz bir biçimde özgür kentin tüm Türkiye’nin realitesine dönüşeceği demokratik ve dayanışmacı bir yaşamın kuruluşuna ilerleyen alternatif bir yürüyüş başladı.

Özgür kente nereden yürüyebiliriz?

Bugünün örgütlenmesi ve bilinç düzeyinin gerçekten demokratik ve sosyal bir cumhuriyeti şu anda yaratmaya yetmeyeceği herkesin bildiği bir gerçek. Ama hareket herkesi hızla eğitiyor. Türkiye’nin tüm sokakları sanki bir demokrasi akademisine dönüşmüş durumda. Artık herkesin bir biçimde kabul etmek zorunda olduğu bir başka gerçek de Türkiye’nin merkezden belirlemelerle yönetilemeyeceği ve yerel yönetimlerin özerkleşmesi gerektiğidir.

Kent yönetimleri burjuvazinin bütün engellemelerine, siyasal gericiliğin hakimiyetine rağmen özerkliklerini bütünüyle teslim etmemeyi başararak Batı demokrasisinin temelini oluşturdular ama Cumhuriyet bu nispeten özerk kent yönetimlerini örnek almak yerine, Osmanlının Fatih kanunnameleriyle oluşturduğu ve merkezin kentte yarattığı pisliği temizlemenin aygıtı olarak kurulan Şehremanetini ve Şehreminini, belediye ve belediye başkanı diye niteleyerek devraldı. Cumhuriyet de bir zaman tam Sultan’ın divan hocalarından birini Şehremini olarak ataması gibi içişleri bakanının valisini belediye başkanı olarak atadı.

Avrupa birliği ile olan ilişkiler çerçevesinde Türkiye, yerel yönetimlerin özerkliğini savunan Avrupa Özerklik Şartı’nı, demokratikleşmeye ilişkin can alıcı maddelerine itiraz şerhi koyarak imzaladı. Yeterli olmamakla birlikte özgür kente adım atabilmek için bu şerhler kaldırılmalı ve asıl olarak, merkezden, idari ve mali açıdan bağımsız, kentlilerin kendi kendilerini yönetmelerinin önündeki engelleri kaldıran bir yasa benimsenmelidir. Bu çağdaş demokrasinin gereği, Tüm Türkiye halklarının, işçi sınıfının, kadınların, inanç gruplarının ve 30 yıldır silahlı direniş sürdüren Kürt hareketinin ortak talebidir. Bu talep aynı zamanda, kapitalist özel mülkiyetin sınırlarından kurtulmanın mümkün olduğu bir devrimle kapitalizmden kolektivist topluma geçişi sağlayacak siyasal modele de temellik edebilecek taleptir.

Özgür kent için:

1-      Merkezden idari bağımsızlık

Bir ülke çerçevesinde mutlak bağımsızlık düşünülemez ve doğru da olamaz. Bütün insanların birbirlerine karşı sorumlulukları olmalı ki bir dayanışma dünyası ortaya çıkabilsin. Bu nedenle kentte yaşayanların iradesini kentin yaşamını belirleme imkanından yoksun bırakmayacak bir merkezileşmeyi tarif edecek, merkezin ve yerelin haklarını mümkün olduğunca birbirinden ayırıp müdahale imkanını ortadan kaldıracak bir temel yasa.

– İllerin coğrafi, ekonomik ve kültürel etkileşimleri dikkate alınarak yeniden düzenlemesi.

– Her yerel yapının kendine ait bir yasama meclisi ve idaresinin/yürütmesinin oluşturulması.

– Temsili demokrasi ile doğrudan demokrasi organlarının yaratılarak, kent yaşamıyla ilgili hiçbir kararın bu organların denetiminden geçmeden uygulanamaması.

– Valiliklerin, kaymakamlıkların kaldırılması ve şehrin temsilinin seçilmiş yöneticilere devri.

– Bakanlıkların ve özellikle içişleri bakanlığının yerellere müdahale uzantılarının feshi ve bu hizmetlerin yerel yönetime devri.

– Polisin yerel yönetime devri.

– Eğitimin yerel yönetime devri.

– Yerel yönetimlerin bölgesel dayanışmayı gerçekleştirmek üzere birlikler oluşturabilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması.

 

2- Merkezden mali bağımsızlık

– Dolaylı ve dolaysız vergilerin hangi oranlarda merkez ve yerel arasında paylaşılacağının yeniden belirlenmesi ve gelirin çoğunluğun yerel yönetimlere bırakılması. Merkezi bütçeye hiçbir bağımlılığın olmaması.

– Eşitsiz gelişme dolasıyla imkanları sınırlı olan yerel yönetim bütçelerine katkıda bulunacak bir ülke destek fonunun yerel yönetimlerin gelir düzeylerine orantılı olacak katkılarıyla oluşturulması. Fonun yönetiminin hükümetten bağımsız olması ve illerin tümü tarafından denetlenebilmesi.

– Açık bütçe modelinin uygulanması ve bu uygulamanın gerçekleşebilmesi için doğrudan demokrasiyle temsili demokrasiyi birleştiren kurumlaşmaların gerçekleştirilmesi.

****

Özgür kentlerin oluşumu, kapitalist özel mülkiyet devam ettiği müddetçe kuşkusuz, kolektivist bir toplumun kurulmasına tekabül etmez. Lakin özgür kentler gerçek bir demokrasi okuludur. Bu okulda eğitim görenler geleceği tasarlama ve elde edecekleri iktidarı daha önceki deneylerde yaşandığı gibi başkalarına kaptırmamanın nasıl mümkün olacağının yollarını da öğrenirler. Kapitalist özel mülkiyet temelinin ortadan kaldırıldığı koşullarda gerçekleşecek bir özgür kent modeli ve özgür kentlerin iradelerini teslim etmeden oluşturacakları bir merkezileşme de doğrudan demokrasinin gittikçe temsili demokrasiyi yutması ve temsili demokrasinin yerini alması ile gerçekleşeceğini bize anlatır. Doğrudan demokrasinin tümden egemen olduğu yerde artık herkesin yönetici olduğu, yani yöneticinin kalmadığı ve yöneten yönetilen ilişkilerinin düzenlenmesi anlamında politikanın ve devletin de son bulduğu, devletin söndüğü noktaya ulaşılmış olur. Elbette bu yerel bir olay değil global bir olay olmak zorundadır. Kendi başına tecrit edilmiş bir komünizm adacığının oluşturulamayacağını teori kanıtlayabildiği gibi sosyalizmin yaşanan tarihi de bundan başka bir şeyi kanıtlamamıştır.

Yoruma kapalı