Zozan Sima: YPJ güçleri Mirabel kardeşleri katleden zihniyetten intikam alıyor

Jineoloji Komitesi üyesi Zozan Sima, Kürt kadın hareketinin, 8 Mart’ı ve 25 Kasım’ı eylemsellik, örgütlenme ve kadın özgürlüğü günleri haline getirmek için önemli bir rol oynadığını söyledi.  Zozan Sima’nın sözleri şöyle;

kadın eylemi

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’nün anlam ve önemine ilişkin neler belirteceksiniz?

Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü Dominik Cumhuriyeti’nde Mirabel kardeşlerin faşist rejim tarafından vahşi bir şekilde katledilmesinin anısına atfen bir mücadele günü olarak ele alınıyor. Yıllardır tüm dünyada bu gün vesilesiyle kadına yönelik şiddet gündeme geliyor bunun mücadelesi veriliyor. Mücadele araçları, yöntemleri tartışılıyor. Biz bunları önemli ve değerli görüyoruz.

‘MÜCADELE VE DUYARLILIK SEMBOLİK GÜNLERE SIKIŞTIRILMAMALI’

Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi olarak mücadele ve duyarlılığı sembolik günlere sıkıştırmanın ötesine geçilmesi gerektiğine inanıyoruz. Zaten 8 Mart ve 25 Kasım’ı eylemsellik, örgütlenme ve kadın özgürlüğü için mücadele günleri haline getirmede hareketimizin etkili bir rol oynadığını herkes değerlendirmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde Kürdistan ve Kürdistan kadın özgürlük hareketinin etkili olduğu bölgelerdeki kadar kitlesel karşılanmıyor 25 Kasım. Özellikle bu yıl günler öncesinden başlayan etkinliklerle Mirabel kardeşlerin anısına en güçlü sahip çıkan hareket olduğumuzu da herkes bilmelidir. Eril iktidarın en yoğunlaşmış halini ifade eden faşist rejimler ilk önce ve en vahşice kadına saldırmaktadır. Kimi zaman dinci bir örgüt, kimi zaman ılımlı İslamcı devlet yönetimi, kimi zaman emperyalist bir güç, kimi zaman baba, koca, abi, sevgili kisvesine de bürünse özü itibari aynı olan eril bir sistemle karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz.

Bugün, bizim için kadına dönük her türlü saldırıyı, şiddeti nasıl ortadan kaldırabiliriz? Kadınlara korunaklar, sığınaklar değil, özgür yaşam alanlarını nasıl yaratabiliriz? Bu konularda öncülük rolümüzü nasıl oynayabiliriz sorularını cevaplayarak anlam kazanıyor. Biz kadına yönelik şiddetle mücadele gününü kadına dönük her türlü eril saldırıyı ortadan kaldırabilmenin, bunun için gerekli örgütsel, eylemsel gücü ortaya çıkarmanın, bunun için köklü adımlar, köklü çözümler ekseninde ele alıyoruz.

Ortadoğu başta olmak üzere dünyadaki savaşların şiddeti kadını hedef alıyor. Son örneğini DAİŞ’in Kürt kadınlarını hedef almasıyla yaşıyoruz. Kürt kadınına dayatılmak istenen kölelik ve esareti nasıl yorumluyorsunuz? Neden Kürt kadınları hedef alınıyor?

DAİŞ, erkek egemen sistemin en vahşileşmiş, en faşistleşmiş ifadesidir. DAİŞ’i Ortadoğu’da İslam’ın radikal yorumunu geliştirip buna dayalı bir sistem kurmak isteyen radikal bir akım olarak değerlendirmek büyük bir yanılgı olur. DAİŞ, Batı tarafından örgütlenmiş Ortadoğu değerlerine saldıran bir karşı devrimci güçtür. Zaten oluşumu, biçimlenmesi de kesinlikle Ortadoğu kaynaklı değil, Batı kaynaklıdır. Saldırıları, öldürme biçimleri kesinlikle Ortadoğu kültürü ile alakası olmayan ucuz Amerikan filmlerinin, bilgisayardaki şiddet oyunlarının psikopatça yöntemlerini uygulamaktadır.

‘ORTADOĞU KADINLARI KÜLTÜRÜ, İNANCI, DİLİ TAŞIYAN ASIL GÜÇTÜR’

Ortadoğu’nun devrimci dinamiklerini ortadan kaldırmak için ortaya çıkarılmıştır. Ortadoğu’nun değerlerini temsil eden halkları, inançları ve kültürlerini hedeflemesi de boşuna değildir. En fazla da bin yıllardır bu değerlerin yaratıcısı ve taşıyıcısı konumunda olan Ortadoğu kadınını hedeflemesi de tesadüfü değildir. Değerleri en fazla temsil eden kimlerse, DAİŞ en çok onlara saldırıyor. Ortadoğu’da komünal demokratik gelenek ve değerleri Êzîdîler, Kakailer, Yarsanlar, Kürtler, Türkmenler ve Ortadoğu Hıristiyanları temsil etmektedir. Ortadoğu kadınları ise kültürü, inancı, dili taşıyan asıl güçtür. Bu konuda oryantalist yaklaşım nedeniyle Ortadoğu kadınlarının devrimci potansiyeli göz ardı edilmiştir. Ortadoğulu kadınların komünal yaşam tarzı ve direniş geleneği dünyadaki kadın özgürlüğü açısından asıl çıkışı sağlayacak olan devrimci güç konumundadır. Batı’da modernizm ve kapitalizmin toplumsallıkta yarattığı dağılma bu devrimci dinamizmi önemli oranda sakatlamıştır. Ortadoğu’da ise kadınlar ne kadar baskı altına alınsa, ataerkillikle bastırılmaya çalışılsa da çok büyük bir özgürlük dinamizmine sahip. Mevcut durumda bu direnişe Kürdistan kadın özgürlük hareketi öncülük yapmaktadır ve bu direniş tüm dünyada ilgi odağı olmakta, merak ve hayranlık uyandırmaktadır. Öyle bir algı yaratılmış ki Ortadoğu’da kadınlar çarşafın arkasında, erkeğin hizmetinde, iradesiz, direnişsiz olarak yansıtılmıştır. Oysa devletlerin baş edemediği, orduların baş edemediği bir örgütlenmeye karşı Kürt kadınları, 70 yaşındaki anneden 17 yaşındaki bir genç kadına kadar bir savaş yürütüyor. Kendi topraklarını, halkını koruyor. DAİŞ’e karşı kazanılan askeri zaferin ötesinde batının pozitivist, oryantalist toplum ve kadın tahlillerine, Ortadoğu’nun gerici-ataerkil değerlerine karşı kazanılan zafer daha büyük ve uzun vadeli olacaktır. Kobanê’de YPJ’nin mücadelesi adeta sosyal bir devrim yaratmıştır. Bu direniş ve yeni bir Ortadoğulu kadın kimliği yaratıyor. Kadına dair ataerkil yaklaşımlar bunlarla kırılıyor. Şimdi hiçbir slogan YPJ’siz atılmıyor, ya da mücadeleden bahsedilirken hiçbir zaman kadın gerillalar denilmeden geçilmiyor. Bütün dünya bu mücadelede öncülük eden kadınları hayranlıkla izliyor. DAİŞ’in saldırılarına karşı Kürt kadınları devrimci bir rol oynuyor. Elbette bu, tek başına son bir-iki yıldır YPJ’nin Rojava’da yürüttüğü mücadele ile gelişmedi. Önderliğimizin 1987’de başlattığı çözümlemeler, 93 yılından bu yana geliştirilen kadın gerilla ordulaşması, 98 yılından bu yana kurumsallaşan kadın partileşmesi ile onlarca yıllık geçmişi olan bir mücadele. Ama şimdi daha da görünür oldu. Bu da geç kalmış bir ilgi. Kürt kadınları 30 yıldır örgütlü bir güç olarak ordulaşmaktan, sosyal örgütlenmeye, siyasetten kültürel alana kadar çok önemli mevziler yarattılar. Bu mevzilerde tüm dünya kadınları ve Ortadoğu kadınları adına radikal bir mücadele yürütülüyor ve sonuç alınıyor. Bu nedenle DAİŞ’in Kürt kadınlarını hedeflemesi boşuna değil. Kadınları ancak köle, cariye ve karı olarak kabul eden ve gören bir güce karşı elinde silahla, fedaice savaşan kadınlar tüm hesapları alt-üst etmektedir. Zaten kendileri de öyle görüyormuş. Eğer bir kadın gerilla tarafından vurulursa cennete gidemeyeceklerini düşünüyorlar. Bir yanıyla komik ama bir yanıyla da haklılar.

Her yerde kadının öz savunmasını geliştirmek ve diğer örgütlerle ortak cephe geliştirme konusunda neler yapılabilir?

Kadına dönük şiddet sadece günümüzde DAİŞ ya da Nijerya’da Boko Haram şahsında en kaba biçimiyle görünüyor ama şiddet çok yönlü yürüyor. Günlük olarak kadın ekonomik şiddete uğruyor, sözlü tacizlere uğruyor, ayrımcılığa uğruyor bunların hepsini şiddet tanımı içerisinde ele almalıdır. Medyada kadına her gün hakaret ediliyor, bu da bir şiddet biçimidir. Türkiye’de kadın programlarına baksanız hepsinde kadın düşmanlığı yapılıyor. Kadına dönük çok yönlü bir şiddet var. Bunun karşısında da öz savunmanın da çok yönlü olması gerekiyor. Öz savunmanın silahlı kısmından tutalım, kültürel bir etkinliğe kadar geniş bir çerçevede ele alınmalıdır.

‘KADINA YÖNELİK SALDIRILARIYI DEVLETLER, EŞLER, AİLELER UYGULUYOR’

Fiziki şiddetin, öldürme riski ile karşı karşıya olunan bir yerde ve devletlerin yasaları, polisi, hakimi ile ortak olduğu bir şebeke olduğunu da düşünürsek kadınların kendilerini koruyacak, adaleti kendilerinin sağlayacağı yapılanmalara ihtiyaç olduğu açıktır. Gerekirse silahlı, gerekirse örgütlü biçimde saldırganı cezalandıracak örgütlenmeler de gerekiyor. Diyelim ki ekonomik şiddetin olduğu bir yerde kadınlara ekonomik istihdam alanlarının, yaşam alanlarının açıldığı bir örgütlenmenin olması da bir öz savunmadır. Isparta’da onlarca kadın bir minibüse doldurulup çağdaş köleler olarak çalıştırıldıkları tarlalara giderken öldüler. Bu da bir katliam biçimi. Yani biz öz savunmayı sadece silahlı bir gerilla örgütlenmesi olarak görmüyoruz, ama önemli bir parçasıdır. Eğer bir silahlı kadın örgütlenmesi olmazsa nelerin yaşanabileceğini en somut biçimde Şengal’de kaçırılıp köle olarak satılan binlerce kadının hikayesinde görmedik mi? Hala sayıları bilinmeyen binlerce kadın DAİŞ çetelerinin elinde. Demek ki kadınların öz savunma örgütlenmesi olmadan kadın mücadelesi öyle sadece derneklerle, akademilerle, kitap yazmakla, söyleşi yapmakla gerçekleşmiyor. Demek ki kadın özgürlük mücadelesinin bu kadar saldırı karşısında radikal araçlarının da olması gerekir. Devletler, ordular, babalar, kocalar, abiler kimsenin kadınları korumadığı çıktı ortaya. O nedenle biz öz savunma deyince sadece şiddetin somut olarak ortaya çıktığı yerde değil, aslında her kadının olduğu yerde öz savunmaya ihtiyaç var diyoruz. Kadınlar varlık olarak bile yaşama olanağına sahip değil. Bugün tüm kadınlar saldırı altında. Bu saldırıyı devletler uyguluyor, eşler, aileler uyguluyor, kadının çevresindeki tüm mekanizmalar kadına dönük bir saldırının merkezi haline gelmiş adeta. Demek ki hiçbir kadın öz savunmasız olamaz artık. Sorun sadece Rojava’daki kadınlar, Afrika’daki kadınlar değil, ya da diyelim ki Şengal’deki kadınlar değil. Kuzey Kürdistan’daki kadınlar da tehdit altındadır. Türkiye kentlerindeki kadınlarda tehdit altındadır. Öz savunmayı sadece DAİŞ’in olduğu yerlerde, feodal-ataerkil geleneklerden kaynaklı katliamların olduğu yerlerde düşünürsek çok büyük bir yanılgıya düşeriz. İstanbul’un göbeğinden Şırnak’ın bir köyüne kadar, Rojava’nın bir kasabasından Afrika’nın bir kasabaya kadar, nerede bir kadın varsa orada öz savunma örgütlenmelerinin olması gerekir.

AKP hükümetinin 12 yıllık iktidarı boyunca kadınlara uygulanan şiddette ciddi bir artış var. Kadına yönelik şiddet yaşamın her gününde ve alanında meydana geliyor. İktidardaki güçler ve medyanın bu konudaki rolü nedir?

AKP hükümeti, hem kapitalizmin vahşi sömürgeci yöntemlerini hem de İslam’ın devletleşen, faşistleşen yanlarını yani iktidar İslam’ını temsil ediyor. Dolayısıyla bu anlamda temsil ettiği kimlik zaten alabildiğine egemen, alabildiğine faşist, alabildiğine ataerkil bir yapılanma. Dolayısıyla onun liderlerinden tutun örgütlenmesine kadar her yerde söylemleri bile toplumun komünal-demokratik değerlerine, doğal kaynaklara, doğaya, ekolojiye ve kadına saldırı içeriyor. Sadece siyasette kullandığı dile baktığımızda alabildiğine egemenlik kurmaya çalışan çağdaş bir padişahlık sistemi kurulmuş durumdadır. Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra da her şeyi ben yapabilirim, her şeyi kendine hak gören bir yaklaşım daha da hakim hale geldi. Dolayısıyla kadına yönelik şiddettin AKP döneminde bu kadar artması, kadına dönük erkek terörünün on katına çıkmasının temel nedeni biraz da buradan kaynaklanıyor. Yani bu değerleri temsil eden bir hükümet başta olduğu sürece erkeklerde de maçoluk, kabadayılık daha da derinleşiyor.

Bu hükümet devleti nasıl yönetiyorsa, erkeklerde ailede kadına dönük aynı yöntemleri uyguluyor. Yani şiddetin artmasında bu siyaset tarzı çok önemli bir rol oynuyor. Türkiye’de toplumsal olarak çok büyük bir kriz yaşanıyor. Sosyal açıdan çok ciddi sorunlar yaşanıyor. Türkiye’de sistematik olarak iki kesim katlediliyor. İşçiler ve kadınlar. Kadın ve emekçi düşmanı bir sistem hakimdir. Grup grup her gün onlarca insan ölüyor. Sistematik bir katliam var. Çok derinleşmiş bir yoksulluk var. Devlet insanlara kendilerini ifade edebilecekleri hiçbir demokratik alan bırakmamıştır. Ekonomik olarak kendilerini geçindiremeyen, sosyal olarak da baskı altındaki bir toplumda erkeğin tek iktidar alanı olarak kadın kalıyor. Erkek kimliği hep iktidar üzerinden şekillendirildiği için aslında artık karısı, sevgilisi, çocukları dışında erkeğin hiçbir iktidar sahası yoktur. Neden özellikle kadınlar erkeklerden boşanmak ya da ayrılmak istediklerinde öldürülüyorlar? Çünkü erkekler için tek sermaye kölesi olarak gördüğü kadındır. O da elinden gidince aslında tüm erkekliği ortadan kalkmış oluyor. Yani erkekliğini konuşturacağı bir alan kalmıyor ortada. Yoksulluk nedeniyle parası ile kendisini konuşturamıyor. Kendisini ifade edebileceği hiçbir demokratik kanal yok. Toplum üzerinde hükümetin uyguladığı o kadar baskı, talan var. Adam istediği yere saray yapıyor, istediği yerde baraj yapıyor. Astığım astık, kestiğim kestik bir durumda toplumun nefes alabileceği hiçbir alan kalmıyor. Şiddetin artmasının bir nedeni de budur. Yani biraz da erkek kişiliği ile bağlantısı var. Erkeklik, hep böyle iktidara odaklanmış bir kimlik ama kendisinin iktidar kurabileceği tüm alanları şimdi devlet ve yandaşları ele almış durumda. Bundan dolayı onun için tek alan ailesi kalıyor. Ailede de kadın kalıyor. Bu kadar kadın cinayeti işleniyor, test yapılıyor adamın deli ya da psikopat olmadığı söyleniyor ama kadını sokak ortasında kaç yerinden bıçaklıyor. Sorun patolojik ya da psikolojik bir sorun değil. Erkeklik kimliği büyük bir krizi yaşıyor. Yani kadın cinayetlerinin artmasında erkeklik kimliğinin yaşadığı kriz de çok etkili. Bununla bağlantılı olarak bu konunun da gündeme gelmesi gerekiyor. Gerçekten inşa edilmiş erkeklik kimliği üzerinden tartışmaların artırılması gerekiyor. Kadınlar tartışıyor, kadınlar yol-yöntem arıyor. Kadına dönük şiddeti nasıl önleyebiliriz diye ama erkekler nasıl bu kadar vahşi, nasıl bu kadar cani, nasıl bu kadar egemenlikli hale geliyor, erkekler nasıl yetiştiriliyor üzerine yeterince tartışma yürütmüyorlar.

Özellikle demokrat, sol, sosyalist, mücadeleci erkeklerin bu konuyu daha fazla gündemlerine alması ve inşa edilmiş erkeklik üzerinden tartışma yürütmeleri gerekiyor. Önderliğimizin yıllar önce bunu “erkeği öldürmek” olarak tanımlamıştı. Erkeklik kimliğinde bir dönüşüm olmadığı sürece, kadına dönük şiddet sadece kadınların mücadelesiyle sonuç almaz ve erkeklerinde bunu kendilerine bir sorun olarak görmeleri gerekiyor. Erkekler kadınlara acımak, akıl vermek yerine erkekliğin içine girdiği bu krize odaklanmalı, her kadın cinayetinde kendi kişiliklerinde yansımasını bulan bu değerlerden rahatsız olmaları ya da utanç duymaları gerekir. Bir insan nasıl bu kadar vahşi bir konuma gelebilir, bunu yaratan mekanizma, sosyal-psikolojik etkenler nedir ve buna karşı nasıl bir mücadele yürütülür diye erkeklerin daha güçlü tartışma yürütmeleri lazım. Türkiye’deki iktidar, kadına dönük şiddeti körükleyen, arttıran ve daha da artıracak bir rol oynuyor. Ve önü alınmazsa da daha fazla da oynar.

Kürdistan Özgürlük Hareketi olarak bu katliam ve saldırılara karşı durabilmek için başta kadınlar olmak üzere topluma bir mesajınız var mı?

25 Kasım vesilesiyle verebileceğimiz en önemli mesaj, Kadın Özgürlük Mücadelesi’nin daha radikal, daha yaygın, daha güçlü bir çerçevede yürütülmesidir. Her yıl 25 Kasım’da birçok istatistiki bilgi yayınlanıyor. Kaç ayda ne kadar kadın öldürülmüş bilançolar sıralanıyor. Öldürülen, şiddete uğrayan kadınların görüntüleri, resimleri defalarca yayınlanıyor. Bu konuda basın-yayın alanında ciddi bir cinsiyetçiliğin olduğunu düşünüyorum. Kadına dönük şiddeti gündemleştirmek defalarca bu görüntüleri sıralamak, kadınların parçalanmış bedenlerini sergilemekle olmaz. Kimi zaman tam tersi meşrulaştırmaya, duyarlılık yaratma adına duyarsızlaşmaya bile dönüşebiliyor. Basın da bir kadın daha katledildi denilmesi bile ‘Normal zaten her gün bir kadın ölüyor’ algısına yol açıyor. Bir cinayet çok vahşice işlenilmediği sürece gündeme girmiyor. Ya da gündeme giriyor ama bir anlığına acı çekiyor, dünyaya lanet okunuyor ve unutuluyor yeni bir olaya kadar. Yani bu durum normalleşmeye götürüyor. Şiddete uğramış kadından ziyade, onların mücadelesini öne çıkartmak gerekiyor. 25 Kasım vesilesiyle kadınlar bu şiddetle nasıl başa çıkarlar? Nasıl başa çıkmışlar buna dair örnekleri çoğaltmak gerekiyor. Bunun yol ve yöntemleri üzerinden tartışma yürütmek gerekiyor. O nedenle kadına dönük şiddetle mücadele ekseninde bizim vermek istediğimiz mesaj şudur: Kadın mücadelesinin daha radikal bir eksene çekilmesi, daha yaygın bir biçimde yürütülmesi ve kadınların buna dayalı birlikler oluşturması gerekir. Biz Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi olarak bu konuda önemli bir deneyimin sahibiyiz. Bizim de temel görevimiz bu deneyimi daha güçlü bir şekilde toplumsal alanlara yansıtmaktır. Bu konuda da çaba sahibiyiz. Sadece Kürdistan’da değil, dünyanın her yerinde edindiğimiz deneyimi tüm kadınlara mal edebilmek, bunun yol ve yöntemlerini, araçlarını bulmaya çalışıyoruz.

Hareketimize dönük kara propaganda ve kriminalize eden yaklaşımlardan kaynaklı ya da sömürgeci, emperyalist yaklaşımlar bizim mücadelemizin doğru değerlendirilmesini önledi. Ama en son Rojava şahsında ortaya çıkan örnek tüm dünyada da hareketimize dönük yargılarda değişim yarattı. Biz bunu değerlendirerek dünyadaki kadın özgürlük hareketleri ile daha güçlü ortaklık ve buluşmalar yaratmak istiyoruz. Dünya kadınlarına bu mesajı vermek istiyoruz. Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketinin örgütsel, siyasal, kültürel, sosyal açıdan yarattığı çok büyük bir deneyim var. Bu deneyimden dünya kadınlarının, özgürlük mücadelesi yürüten örgütlerin de güç alması gerekir. Bu deneyimin incelemesi gerekir. Kürdistan’ın özgür dağlarında bunların imkanları da var. Askeri eğitimden siyasi-ideolojik eğitime kadar bunun olanakları da var. Dünya kadınları bu deneyimi daha iyi değerlendirmelidirler. 25 Kasım vesilesi ile birbirimize defalarca kadının nasıl şiddete uğradığını anlatıp yeni bir olay oluncaya kadar hiçbir şey yapmadan bekleyen pozisyondan çıkmamız gerekiyor. Şengal’de, Rojava’da ortaya çıkan örnekler tutumun ne olması gerektiği hepimize göstermiştir. İlla bir olay gerçekleştikten sonra değil, olmadan önce de bunun zeminlerini ortadan kaldıracak ya da bir olay olduğunda sadece kendi özgücümüze dayalı olarak çözüm olabileceğimiz bir düzeyi kazanabilmeliyiz.

(ANF)

Yoruma kapalı