Yirmibirinci Yüzyılda Kapital(mi?) – E. Ahmet Tonak

Bazı kitaplar vardır, hemen “ismi ile müsemma” deyimini akla getirir. Marx’ın Kapital’inin o kitaplardan olduğu, sanırım, su götürmez. Şimdi, bir de Piketty’nin Kapital’i çıktı başımıza! Açıkçası, ona “ismi ile müsemma”yı yakıştıramıyorum.  Azınlıkta olduğumun farkındayım.  Yakıştıranlar çoğunlukta, kitabı göklere çıkaran çıkarana: Nobelli Paul Krugman ve Joseph Stiglitz ve de bu topraklardan Dani Rodrik.

Thomas Piketty 40 yaşlarında Fransız bir iktisatçı, Paris School of Economics’den.  Ortalığı karıştıran 685 sayfalık tuğla gibi kitabının tam adı Kapital: Yirmibirinci Yüzyılda (ya da Yirmibirinci Yüzyılda Kapital). Kitap henüz Türkiye’de yeterince tanıtılmadı. Benim rastladığım sınırlı sayıda gazete yazısını saymazsak Yirmibirinci Yüzyılda Kapital’in yeni yeni farkına varılıyor. Eminim memleketin ticari yayınevlerinden biri çoktan çeviri haklarını satın almıştır, yakında Türkiye’de de okuyucuya ulaşır.

Kimi yanlarıyla oldukça teknik ve akademik olan bu kitabı Mesele’de tanıtırken bazı tercihler yapmak gerekti. Argümanları tek tek ele alıp ilkin sergilemek, sonra da eleştirilerimi belirtmek yazının hem akıcılığını hem de uzunluğunu olumsuz bir biçimde etkileyecekti. O yüzden kitabın önemli gördüğüm iddiasını, ana fikrini kısaca sunduktan sonra Marx’la kurduğu ilişkiyi değerlendirmek istiyorum.

İddia Nedir?capital-piketty

Piketty’nin çıkış noktası ileri kapitalist ülkelerde artık çıplak gözle bile görülebilen ve sürdürülemez olduğu kolayca tahmin
edilebilen eşitsizlik. Uzunca bir süredir, Fransa ve İngiltere’den başlayarak bu konu üzerinde yoğunlaştığını daha önce çalışma arkadaşları ile yaptığı yayınlardan ve kitaplardan biliyoruz.  Sözkonusu çalışmalar için vergi kayıtlarından türetilmiş ve giderek birçok ülkeyi kapsayan bir gelir ve servet istatistikleri seti oluşturulduğu da malum. Piketty’nin, özellikle

Emmanuel Saez ile ABD gelir dağılımı üzerine yaptığı araştırmaların en zengin %1 hatta %0,01’lik kesimlerin gelir paylarının olağanüstü artışını sergilemesi hem akademik camiada hem de siyasiler arasında tartışmalara yol açmıştı. Facundo Alvaredo, Anthony B. Atkinson ve Emmanuel Saez ile birlikte, geliştirdikleri veri setini kullanarak kaleme aldıkları ve bir bakıma Occupy hareketinin sloganını meşrulaştıran Journal of Economic Perspectives’deki (2013, Yaz) Uluslararası ve Tarihi Perspektiften En Üst Yüzde 1başlıklı yazının da çok ses getirdiğini biliyoruz.  Aşağıdaki şekil o yazıdan.  Hemen göze çarpan dramatik değişim, ABD’de en zengin %1’lik kesimin toplam gelirden aldığı payın muazzam bir artış ile 1976’daki %9 seviyesinden 2011’de %20’ye erişmiş olması. Piketty bu makale sonrası yaptığı sunumlarda bu eğilimi 2012’ye kadar getirdi. Oran 2012’de 1928’den bu yana en yüksek seviyeye, %22,5’a erişmiş vaziyette!

enust-tablo1

Yirmibirinci Yüzyılda Kapital’de Piketty yukarıdakine benzer ölçümleri diğer ülkeler için de yapıyor.  Ayrıca sadece gelir eşitsizliğini değil aynı zamanda servet eşitsizliğini de ele alıyor. Bir bakıma ilgi odağını gelir eşitsizliğinden servet eşitsizliğine kaydırıyor bu kitapla. Verilerin, eğilimlerin değerlendirilişi II. Dünya savaşı sonlarından 1980’li yıllara kadar geçen dönem gibi bazı ara dönemler dışında, eşitsizliğin kapitalizmin ürettiği bir sonuç olduğu izlenimini veriyor. Şüphesiz bu teşhisin okuyucuyu doğrudan kapitalizmin aşılması sonucuna vardırması gerekmiyor. Zaten, Piketty bu tür bir “yanlış anlamaya” mahal vermeyecek bir perspektiften yapıyor sergilemesini. Kapitalizm içinde uygulanacak iktisat politikaları, yapılacak doğru tercihler ile eşitsizliği azaltmak, bir bakıma “kapitalizmi kapitalizmden kurtarmak” mümkün. Bu tezin (varsayımın) kitabın tamamına sinmiş olduğunu, Piketty’nin her fırsatta bu görüşü tekrarladığını belirtmeliyim.

O zaman, ilkin Piketty’ye göre eşitsizliğin kaynağının ne olduğuna, ardından da ne tür bir politika ile kapitalizmi felakete götürecek bu eşitsizliğin üstesinden gelinebileceğine değinelim. İddia, eşitsizliği doğuran nedenin kendisinin bir eşitsizlik olduğu! Daha doğrusu eşitsizliğin yönü, yani sermayenin getirisinin (r) ekonominin büyüme hızından (g) büyük olması eşitsizliğin arkasındaki mekanizma.  Kısacası, gelir ve servet eşitsizliğinin kaynağı (r > g) eşitsizliği. Piyasa ekonomisi neredeyse yüzyıllardır bu eşitsizliği üretiyor, sonucunda da gelir ve servet nüfusun giderek daha küçük bir kesiminin elinde birikiyor. Bu arada, servetin gelir içindeki payı da yükseliyor. Aşağıdaki şekil bu ilişkinin dünya ölçeğinde 0 yılından günümüze kadar seyrini ve eğer müdahale edilmezse 2100 yılına kadar nasıl seyredeceğinin çarpıcı tablosudur. (Piketty, 356). Burada, bence kitabın en önemli eksiklerinden birini belirtmek gerekiyor.  Dünya için, hem de 2100 yıllık veri setine (!) dayanarak aşağıdaki şekli oluşturan Piketty benzer bir şekli ABD’nin son 100 yıllık dönemi için nedense sunmuyor.  Kitapta, okuyucunun Piketty’nin web sitesine giderek şekillerin dayandığı veri setlerini v.d.ni inceleyebileceği belirtilmiş.  Maalesef, o sitede yaptığım araştırmanın da sonuçsuz kaldığını ekleyeyim.

tablo2

Piketty’ye göre eşitsizlik eğilimlerinin 19. yüzyıldakine benzer bir durumu  doğurması kaçınılmaz. Nitekim, son dönemlerde zengin elit, servetini reel ekonomiye yapılan yatırımlardan sağlanan kazançtan çok giderek miras yolu ile artırıyor. Bu tespit adeta çözümü de ima ediyor. Eşitsiz gelir ve servet dağılımı devletlerin kararlı ve de küresel ölçekte koordine bir biçimde müdahalesini gerektiriyor. Sermaye, gelir 500,000 ya da 1,000,000 doların üzerinde olduğunda %80 oranında vergilendirilmelidir Piketty’ye göre. Avrupa için öngördüğü servet vergisi ise nispeten düşük: 1 milyon avrodan az servet aralığı için %0, 1-5 milyon avro için %1 ve 5 milyon avro ve üstü için ise %2. Piketty’nin yaptığı hesaplamaya göre bu tür bir vergi uygulaması tüm AB’de sadece  2,5 milyon kişiyi etkileyecek ve yaklaşık Avrupa GSYH’nın %2’si kadar gelir sağlayacak.

Marx’la İlişki

İlişki kitabın adından başlıyor. İma, önceki Kapital’in eskidiği, 21. yüzyılın yeni bir Kapital’e ihtiyaç gösterdiği. Piketty de, açıktan söylemese de bu işi üstlendiği ve de üstlenmekle kalmayıp, üstesinden de geldiği iddiasında. Marx’ın Kapital’ini ıskartaya çıkarmaya hevesli çoğunluk ise dünden razı. Yirmibirinci Yüzyılda Kapital’in yarattığı sansasyonun bir kısmı bence bu tedavisi mümkün olmayan anti-Marx hissiyatıdır. Piketty’nin şahsının özellikle ABD’de tam bir yıldız muamelesi görmesi ise bence kısmen iktisat camiasının aşağılık kompleksinden kaynaklanıyor. Piketty ABD’nin en iddialı iktisat bölümlerinden birine sahip MİT’de çok genç yaşta profesör ünvanını edinmiş parlak bir iktisatçı. Birkaç yıl sonra da kalkıp Fransa’ya dönmüş. Hem de iktisatçıların çoğunun matematiğin arkasına saklanıp, ekonominin reel sorunları, tarihi eğilimleri gibi iktisadın asli meselelerine ilgi göstermeyişlerini açıktan eleştirerek terk etmiş ABD’yi. Şimdi de kalkmış, “sonunuz hayırlı değil” deme cüretini gösteriyor, “eğer sermayeyi %80 seviyesinde vergilendirmezseniz kapitalizminiz batar” diyor. Bu cüretin hem şaşkınlık hem de hayranlık yarattığı kesin.

Oysa, Piketty ne Marx’ın yazdıklarına yeterince hâkim ne de kapitalizmin batmasından yana. Kapitalizmi kurtarmaktan yana olduğunu zaten kendisi de saklamıyor ve önerdiği vergilendirmenin aslında bir tür sosyal demokrat müdahale olduğunu teslim ediyor. Bu önerisini de, eğer müdahale edilmez ise kapitalizmin bizzat kendi işleyişinin doğurduğu eşitsizlikler yüzünden kendi sonunu getirmek üzere olduğu tespitine dayandırıyor. Bu yanıyla, Piketty’nin, Marx’ın kapitalizmin dinamiklerini ele alışından esinlendiğini düşünmek mümkün. Esinlenmek, Marx’ın çözümlemelerini ve öngörülerini paylaşmak anlamına gelmiyor tabii ki. Piketty, bu tür olası “yanlış anlamalara” yol açmamak için Marx’la uzlaşmadığı alanları netleştirmeye de özen gösteriyor.

Bu alanların başında, tahmin edilebileceği üzere Marx’ın azalan kâr eğilimi tezi geliyor. Piketty, Marx’ın beklentisinin gerçekleşmediğini iddia ediyor; hem de bu konuda Marx sonrası birikmiş sayısız teorik ve ampirik literatürden bir tek kaynağa referans vermeden! Eğer, Piketty bu gözüpek tavrını gelir ve servet dağılımına ilişkin gösterdiği titizliğe benzer bir biçimde, sadece elinin altındaki verileri bile daha dikkatli bir biçimde değerlendirerek kanıtlamaya çalışsaydı kısmen mazur görülebilirdi. Yirmibirinci Yüzyılda Kapital’in kendi grafikleri ve dayandıkları veriler bile Piketty’yi yalanlar, Marx’ı haklı çıkarır nitelikte! Kitabın 206. sayfasındaki 6.3 no.lu şekil bize 1770-2010 arası İngiltere’de “saf sermaye getirisi”nin seyrini veriyor. Gerçi dikkatle bir gözle bakıldığında da 1940-2010 döneminde “saf sermaye getirisi”nin 70 yıllık eğilim olarak düştüğü seziliyor ama, yine de sözkonusu eğilimi barizleştirmek için bizzat Piketty’nin web sitesindeki verileri kullanarak aşağıdaki şekli oluşturmakta yarar görüyorum. Aşağıdaki şekil Piketty’nin kendi tanım ve verileriyle bile kârlılığın son 70 yılda azaldığını gösterdiği gibi, bu alanda yapılan neredeyse bütün çalışmaların gözlemlediği neoliberal dönemin sermaye yanlılığını da (kârlılığın restorasyonu anlamında) sergiliyor. Piketty, bu şeklin yer aldığı 6. Bölüm’de uzun uzun 240 yıllık “saf sermaye getirisi” ortalamasından, bu ortalamanın büyüme ile ilşkisinden vs. bahsetmekle birlikte nedense aynı değişkenin son 70 yıllık bu çarpıcı azalma eğilimine ilişkin tek kelime bile sarf etmiyor.

tablo3

Sezgim, Pikkety’nin Marx’la tanışıklığının daha çok ikinci el kaynaklar aracılığı ile olduğu şeklinde. Marx’a verdiği referanslar olgusal hatalar içerdiği gibi okuyucuya karşılaştırma yapma imkanı da vermiyor. Bir iki örnekle somutlamak istiyorum.

Marx’ın Proudhon eleştirisinin, Felsefenin Sefaleti’nin 1847’de Fransızca olarak basıldığını biliyoruz. Bu kitabın yerleşmiş ve doğru İngilizce adı The Poverty of PhilosophyPiketty hem kitabın adını The Misery of Philosophyşeklinde kaydederek okuyucuyu yanıltıyor hem de Proudhon’un İngilizce’deki tam ve doğru adı The System of Economic Contradictions, or The Philosophy of Poverty  (1846) olan kitabının adını ve basılış tarihini Marx’ınkinden “birkaç yıl önce” diyerek yanlış veriyor.(Piketty, 580).

Kapital’de geliştirilen tezleri (azalan kâr oranı tezi de dahil olmak üzere!) eleştirirken, Piketty, Marx’ın Komünist Manifesto’daki siyasi iddialara teorik meşruiyet kazandırma telaşı içinde olduğunu öne sürüyor. Bu iddia, bir niyet okuma spekülasyonu olduğu için ele almaya değmez. Fakat, bu kadar spekülatif bir iddianın dayandırıldığı, pasajların alıntılandığı Komünist Manifesto’nun ortak yazarı F. Engels’in tamamen atlanmış olması, Komünist Manifesto’nun kaynak olarak kaydedilmemesini gayri ciddi bulduğumu belirtmek isterim.

Azalan kâr oranı tezini 2,5 sayfada (227-230) “çürüten” Pikkety, Marx’ın verilere erişmekte ve onları yetkin bir biçimde kullanmakta gösterdiği beceriksizliğe de değinmekten kendini alıkoyamıyor. Yine de, Pikkety, Marx’ın kimi vergi kayıtlarını kullandığını teslim ederek, kendisinin Kapital’in I. cildinin 10. Ek’indeki bilgileri kullanarak kâr paylarına ve sömürü oranına ilişkin bazı hesaplar yaptığını söylüyor.  Kullanılan kaynak Fransızca bir Kapitaledisyonu (Folio Essais 2008) olduğu için okuyucu (mesela ben) ne Türkçe’de ne de İngilizce’de adı geçen 10. Ek’i bulamadığı için bu hesapları (sadece web üzerinden erişilebilen!) kontrol edemiyor.

Böylesi iddialı bir kitapta olmaması gereken yukarıda somut örneklerini verdiğimiz türden aksaklıkların dışında, Marx’la ilgili bazı kavramsal sorunlara da değinelim.  Bunların başında sermaye kategorisinin Marx’ın tanımladığı şekilde kullanılmadığını, bizatihi bu durumun da Piketty’nin özellikle bazı ampirik bazı sonuçlarını Marksist perspektiften değerlendirmeyi zorlaştırdığını belirtmeliyim. Marx’ın neredeyse klişeleşmiş “sermaye bir toplumsal ilişkidir” ifadesinin Yirmibirinci Yüzyılda Kapital tarzı bir kitap için çok kullanışlı olmadığını teslim etmekle birlikte, Piketty’nin tanımladığı genişlikte tanımlanmış sermaye kategorisinin de sorunlu olduğunu düşünüyorum. Kitapta kullanıldığı şekliyle sermaye, reel sektörün makine, teçhizat vs.de somutlanan sermaye yatırımlarını içerdiği gibi, gelir sağlayan finansal sermayeyi, araziyi, gayri menkulu vb.ni de kapsıyor. Dolayısıyla, Piketty için hayati önemde olan (r) hesaplanırken, bütün bu sermaye parçalarının parasal getirileri (kapitalizmin gelişme temposunun, yapısal dinamiklerinin yanısıra fiyat dalgalanmalarından da etkilenen) toplanıyor ve daha sonra da ekonominin büyüme hızı ile (g) karşılaştırılıyor. Bu tür bir kullanım, Marx’ın sermaye birikimi tahlilinin önemli alt kategorileri olan değişir, değişmez, sabit, dolaşır sermaye gibi kategorilerini kullanarak yıpranma, kapasite kullanımı ve değersizleşme süreçlerini Pikkety’nin sergilediği eğilimlerle ilişkilendirmeyi olanaksızlaştırıyor.

Bizzat kendisinin tanımladığı kavramları kullanırken de Piketty’nin zaman zaman savruk davrandığını gözlemlemek mümkün: kitabın başında kârlılık (rate of profit) ile sermaye getirisi (rate of return on capital) arasındaki farka dikkat çekiliyor ve ikincinin kâr, faiz, rant, borsa kazançları vs.yi de kapsaması bakımından daha geniş bir tanım olduğu vurgulanıyor (Pikkety, 52). Öte yandan, kitabın ortalarında ise kârlılık ve sermaye getirisinin, sanki aralarında fark yokmuşçasına birbirlerinin yerine kullanıldığını görüyoruz (Pikkety, 228).

“Piyasacı Kapital olur mu?” demeyin.  Olur, “Yirmibirinci Yüzyılda Kapital, açıktan piyasacı, kapitalizme reformlarla hayatiyet kazandırma çabasıdır” dersek abartmış olmayız.  Mikrofonu yazara uzatalım: “özel mülkiyetve piyasa … milyonlarca kişinin kararlarını koordine etmeye ilişkin faydalı bir rol oynar ve her ikisi de olmaksızın bu koordinasyonu yapmak hiç de kolay değildir.” (Piketty, 531-2).

Yanlış anlaşılmamak için son olarak şunu da ekleyelim, Yirmibirinci Yüzyılda Kapital özellikle özel mülkiyete ve piyasaya karşı olanların mutlaka okuması ve hatta çalışması gereken bir kitap.  Bu kısa tanıtmayı sadece bir başlangıç olarak alın.

Bu yazı Mesele dergisinin Mayıs 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Yoruma kapalı