2015 Bütçe Tasarısı’na ait kısa notlar: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bütçesi – Mustafa Durmuş

Bu yıl artık kontrol edilemez hale gelen iş cinayetlerinin ardından en fazla eleştirilen, dolayısıyla da siyasi olarak en fazla yıpranan bakanlıkların başında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı geliyor. Her iki bakanlığın da özellikle son yıllardaki neo liberal dönüşüme uygun bir biçimde nasıl emek karşıtı ve sermaye yanlısı bir tutum izlemekte olduğu, ‘iş kazaları’ adı altında sadece bu yıl 1400’ün üzerine çıkan işçi ölümü ile somutlandı. Artık kimse bu cinayetlerin ‘işin fıtratında’ ya da ‘işçilerden kaynaklı dikkatsizlikler’ olduğuna inanmıyor. Ölen işçi sayısı o denli arttı ki artık Hükümet de bunlardan artık ‘şehit’ diye söz etmiyor. Yani kâr hırsının çalışma koşullarını iyice kötüleştirmesi ile derinleşen sınıfsal çelişkiler devletin sınıfsal konumunu açığa çıkartırken, bu konularda hiç de tarafsız olmadığını net bir biçimde gösterdi.

2015 Bütçesinin emek karşıtı, sermaye yanlısı ve piyasacı fırsatçılığın önünü açan bir bütçe olduğunun somut izlerini emek-sermaye ilişkilerini düzenlemekle görevli Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın bütçesinde görebilmek mümkün.

ÇSGB’nin 2015 yılı bütçesinde ödenek tutarı 30,7 milyar TL olarak belirleniyor[1]. 2014 yılı ödeneği ise 32,7 milyar TL idi. Bu % 6 civarında bir azalma demek. 2016 yılında bütçe ödeneği yeniden yükseltilerek 36,2 milyar TL’ye çıkartılıyor ve 2017 yılında ise 35,6 milyar TL’ye düşürülüyor.

Bu haliyle Bakanlık, Maliye Bakanlığı, Hazine Müsteşarlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı’ndan sonra en büyük bütçeye sahip dördüncü Bakanlık konumunda. Ancak ödeneklerinin dağılımına bakıldığında, bunların sadece 159 milyon TL’sinin (binde 5’i) prim ödemeleri dâhil personel harcamalarına, 35 milyon TL’sinin (binde 1) mal ve hizmet alımlarına ayrılmış olduğu görülüyor. Önümüzdeki yıl ödeneklerinin % 99’u cari transferlere, bunun da 9,5 milyar TL’si görev zararlarına ve 20,8 milyar TL’si (% 68) Hazine yardımlarına gidecek[2].

Personele bu denli az kaynak ayrılması, dolayısıyla da donanımlı denetim personeli eksikliği ve teftişlerin yetersizliği, özellikle maden ocaklarında ve büyük inşaatlarda ortaya çıkan iş cinayetlerinin nedenlerinden birini oluşturuyor. Örneğin Bakanlık bünyesinde 2014 yılında işin yürütülmesi yönünden yapılmış olan 3,225 teftişin sadece 177’si ( % 5) programlı teftiş, geriye kalanı ise programsız teftiş niteliğinde. Bu teftişlerin yalnızca 26’sı alt işveren ya da taşeron teftişi konumunda. Yani yapılan her 1000 teftişten sadece 8 tanesi taşeron çalıştıran işyerleri ile ilgili. Bu durum maden ocaklarındaki felaketin en azından bir kısmını açıklıyor. Ağırlık şahsi teftişlerde (1,719) ve bunun da dörtte biri yabancıların çalışma izinleriyle ilgili[3].

Asıl çarpıcı durum ise iş kazası, iş sağlığı ve iş güvenliği yönünden yapılan teftişlerde ortaya çıkıyor. 2104 yılında yapılan bu yönlü teftişlerde iş kazası sayısının 243, kaza geçiren işçi sayısının 382, kaza sonucu ölen işçi sayısının 67, yaralanan işçi sayısının 266, uzuvlarını kaybeden işçi sayısının 382 ve meslek hastalığına yakalanan işçi sayısının sadece 5 olduğu tespiti yapılmış. Bu yıl 69 iş yerine durdurma cezası ve 2103 yılında toplamda 134 milyon TL idari para cezası verilmiş[4] (ancak 2013 yılına ait Sayıştay raporuna[5] göre toplanan bu paralar genel bütçeye aktarılmamış) .

Meslek hastalıkları işyerlerinde işverene getireceği mali yük ve düzenleme yükümlülükleri nedeniyle yeterince teşhis ya da varlığı kabul edilmiyor. Öyle ki resmi olarak teşhis edilen meslek hastalığı vakası ile AB kriterlerine göre kabul edilmesi gerekenler arasında otuz kat fark var. Yani örneğin 2012 yılında toplamda resmi olarak 395 meslek hastalığı vakası teşhis edilmiş ama gerçek sayı 18,743. Dünya Sağlık Örgütü’nün açıkladığı ortalama verilerin sadece % 2,5 düzeyinde bir vaka Türkiye’de resmi meslek hastalığı vakası olarak kabul ediliyor[6].

Bakanlığın 2014 yılı bütçe tasarısına göre, işyerinde hekim bulundurma zorunluluğuna uyan işletme oranı sadece % 11, iş güvenliği uzmanı bulunduran işyeri oranı % 10, işçi sağlığı ve iş güvenliği kuruluna uygun hareket eden işyeri oranı % 4, emzirme odası bulunduran işyeri oranı % 25 ve çocuk bakım yurdu bulundurma koşuluna uyan işletme oranı % 41.

Bu teftişler sırasında ulaşıldığı ileri sürülen 435.795 işçiden sadece 1 tanesi çocuk işçi. İşçi sağlığı ve iş güvenliği açısından ulaşılan çocuk işçi sayısı ise sıfır. Oysa özellikle küçük ve orta ölçekli işyerlerinde ve turizm sektöründe çok sayıda çocuk işçi ya kayıtsız ya da stajyer adı altında çalıştırılıyor. Teftişlerde sadece 38 işçinin sigortasız olarak çalıştığı ve sadece 5 işyerinin sigortasız işçi çalıştırdığı ileri sürülüyor.

Tüm bu gerçekler ortada iken AKP Hükümeti yapmakta olduğu son düzenlemeler ile adeta bir sosyal felaketi ticari bir fırsata çevirmek istiyor. Öyle ki işçi sağlığı ve iş güvenliği koşullarına uyan işletmelere mali imkânlar sunarak (prim ödemelerinin düşürülmesi gibi) ödüllendirmekte, maden ocaklarında kişisel hayat sigortasını hayata geçirmek istemekte ve denetimleri bütünüyle devletin sırtından atarak, bu işi piyasadaki özel denetim firmalarına bırakmak istemektedir.

Özcesi, Hükümet neo liberal bakışın tipik bir uygulaması olarak, ortaya çıkan her doğal ya da sosyal felaketi sermaye lehine manipüle etmeye ve bunu bir para kazanma eylemine, servet biriktirmeye dönüştürmeye çalışıyor.

 

[1] 2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu.

[2] Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı 2015 Yılı Bütçe Tasarısı

[3] Agb.

[4] Agb.

[5] Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, 2013 Yılı Sayıştay Denetim Raporu, Ağustos 2014, s. 4.

[6] Ahmet, Tellioglu, “Turkey seen through the Prism of Occupational Diseases: Success Story or Hidden Disaster?” Global Labour Column, http://column.global-labour-university.org, Number 178, July 2014.

 

Yoruma kapalı