Nerdesin ‘kardeş’! – O. Özgür Güven

kobane1

“Kardeş” Kürt, Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez “bin yıllık kardeşi”nden açıkça “yardım” istedi. “Bin yıldır kardeş” olduğuna ikna olduğu için değil, ikna olmak için istedi. Yanıtsız kalan bu feryat tarihi koltuk değneklerinden kurtardı.

Türkiye toplumuna pompalanan “bir şey vermeyeceğiz” bilgisi de, Kürdistan toplumu için öngörülemeyen bir gelecekteki “özgürleşme” vaadi de yönetimsel işlevini yitirdi. Kürdistan halkı bihaber olduğu bir “geleceğe” onay vermeyeceğini ilan etti.

Dünyanın egemen ulus-devletleri stratejik amaçlar doğrultusunda sessizce Kobanê’nin düşmesini bekledi. Onlara göre savaşın kaybedeni baştan belliydi. Kobanê düşecekti. Hatta TC Cumhurbaşkanı sabırsızlığını saklama gereği duymuyordu ki “düştüüü, düşüyor” demekten alamadı kendini.

“Beklenen” olmadı. Riyakarlığın limitlerini sonuna kadar kullanan egemen diplomatik paradigma, destansı fedai direnişin sert duvarına çarptı. Kobanê’de ölümden öte bir limit yoktu çünkü… Ve Kuzey Kürdistan’ın her sokağı Kobanê’deki kız kardeşleri ve erkek kardeşleri için ayaklandı. Ulus-devletçilik uzamında devletsiz ve devlet korumasından mahrum Kürdistan halkının hayatta kalma mücadelesi insanlığın evrensel idealleriyle güçlü bağlar kurarak, insanlığın onur ve haysiyetinin stratejik çıkar ve ittifaklara peşkeş çekilemeyeceğini gösterdi.

Dünyanın vicdan sahibi halkları bu direnişe sessiz kalmadı. Ve nihayet riyakarlık bataklığından başlarını kaldırmak zorunda kalan egemen devletler yüzlerindeki çamurdan kurtulmanın yollarını aradı. Biri hariç; Kürtlerle Türklerin “bin yıldır kardeş” olduğunu savunan Türk devleti.

Düşman “kardeş”

Evet, Kobanê “bin yıllık kardeşliğin” sınandığı bir savaş meydanı oldu aynı zamanda. Tüm dünyanın gözü önünde tarih yazılan Kobanê’de “bildiğimiz” bir tarih de son buluyor. 90 yıldır tecrübe ile sabit olan tarih…

“Anadolu’nun kapısını birlikte açtığı”, “bin yıldır birlikte yaşadığı”, “Çanakkale’de birlikte öldüğü”, “kurtuluş savaşında birlikte savaştığı” “kardeş” Kürt; Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez Türk devleti ve toplumundan açıkça “yardım” istedi. Top, tüfek, silah, cephane değil; “biyolojik” kardeşinin cepheye gelmesi için yol açmasıydı isteği. Aynı cephede birlikte savaşmayı değil, öldüğünde yasını tutmasını ve ardından dua etmesini istedi “bin yıllık kardeşinden”. “Bin yıldır kardeş” olduğuna ikna olduğu için değil, ikna olmak için istedi. Kardeşliğin değil sadece, insanlığın yüzü suyu hürmetine istedi…

tank-e1414763342823

“Bin yıllık kardeş” halkın bu isteği hem Türk devleti hem de toplumunun ekseriyeti tarafından küstah bir dille reddedildi. Red ile kalınmadı, ülkenin orta yerinde duran riyakarlık çukuru daha da derinleştirildi. Banal ırkçılığın tüm vecheleriyle toplumun realitesi olduğu ortaya çıktı. Çukurdan gelen sesler bunu tereddütsüz bir şekilde üniter devlet paradigmasının “bölünmez bütünlük” çatlağını oluşturan düşman “kardeşin” gözüne gözüne soktu. Fırat’ın batısında hakikat bu şekilde tecessüm etti. Kürdistan’da ise hakikat, Kürdün başının kesileceği günü “sınıra” dizdiği tanklar eşliğinde bekleyen “bin yıllık kardeşin” aleni arsızlığında ve Kürdistanlıların bizzat bu arsızın yüzüne haykırdığı öfkesinde buldu kendini. Mit her iki tarafta da yerini hakikate terkediyordu böylece.

Hakikat “süreci”

Türkiye ve Kürdistan toplumlarının hakikatleriyle aracısız karşılaşma imkanı buldukları istisnai bir zamandan geçiyoruz. Koltuk değneklerinden kurtulan tarih ayakları üzerine doğruluyor şimdi. Bunu her iki halk da açıkça idrak etmiş görünüyor. Kürdistan toplumu sırtındaki harcı yalan tuğlalardan kurtulurken, Türkiye toplumu “kardeşlik” masalına nokta koyuyor. Gecikmiş bu karşılaşma, müspet ya da menfi, toplumların gelecek tahayyüllerini radikal bir şekilde dönüştürme potansiyeline sahip.

Tüm bu gelişmeler mevcut yöntemi ile toplumsal bir inşa siyasetinden uzak “çözüm sürecinin” de sorgulanmasını beraberinde getirdi. Kobanê direnişi ve Kürdistan halkının başkaldırısı, her seferinde “yeni bir aşamaya” geçen ancak bir türlü aşama katetmeyen sürecin zeminini radikal bir dönüşüme uğrattı.

Açık ve net olan şudur ki, devletin eski dille yeni adetler icat etme süreci kapandı. Kuzey Kürdistan ayaklanarak, Kobanê’deki kardeşiyle vekalet savaşı sürdüren devlet ile kapalı kapılar ardında girişilen ve her seferinde sadece “beklemeleri” salık edilen bir “sürece” onay vermeyeceğini bizzat sürece müdahil olarak gösterdi. Kobanê’nin uğruna direndiği hakları savunarak bu hakları kendi hakkı bildiğini muhataplarına bildirmek için ayaklandı. Kuzey Kürdistan, direniş ve hak mücadelesi rasyonellerini şüpheye yer bırakmaksızın yeniden ve radikal bir şekilde her iki tarafa da hatırlatma gereği duydu. Bunu hem devlet hem de Kürt hareketi farkında. Ancak gereğinin yapılıp yapılmayacağı meçhul bir farkındalık.

Kürdistanlılar “cirit”le mi öldürüldü?

Son zamanlardaki tartışmalara bakıldığında, meseleye yine eski usülde yaklaşma gayreti öne çıkıyor. Bir televizyon programına katılan HDP’li Sırrı Süreyya Önder, “bir yapı bu süreci bozalım, güçten düşürelim diye uğraşıyor”, “topraklarımızda polisten çok yabancı istihbarat unsurları cirit atıyor” şeklindeki açıklamaları buna işaret sayılabilir. Söz konusu açıklamalar, Kürdistan toplumunun canı pahasına gösterdiği itirazı ört-bas etme hafifliğiyle, isyanı “hiç yaşanmamış” kabul etmeye meylediyor. Onca Kürdistanlı “cirit” ile öldürülmüş olmalı!

Öte taraftan Türk devleti çoğu zaman “kamu hassasiyetleri” şeklinde formüle ettiği yönetimsel rasyonele artık sahip olmadığının bilincinde. Bu “hassasiyetlerin” Kürdistan toplumu nezdindeki zoraki meşruiyeti, son bir aydaki “bin yıllık kardeşlik” provasıyla tamamen ortadan kaldırılmış durumda. Bu nedenledir ki Başbakan Ahmet Davutoğlu “çözüm sürecine” ilişkin yaptığı çekingen açıklamasında “adım atmak için önce kamu düzeni sağlanmalı” diyordu. “Kamu hassasiyeti” yerini “kamu düzenine” bırakıyor nihayet.

Akademisyen Mesut Yeğen ise, basnews.com sitesinde yayınlanan “Cinnetin ardından” başlıklı yazısında yaşananları, “uçurumun kıyısı”, “cinnet”, “aklı selim”, “emniyetli bir mesafe” gibi kavramlarla Davutoğlu’ndan bir adım geride kalarak açıklamaya çalışıyor. Yeğen, Türk devleti ile süren çözüm sürecinin psikolojik zeminin değiştiğini belirterek bu değişikliği Kürtlerin “kavmi duygudaşlığının” yükselmesine indirgiyor. Ardından bu “yeni” durumun “hükümet açısından kabul edilmesinin zorluğu”na dikkatimizi çekiyor.

Yeğen, toplumların hakikatleriyle karşılaşmasını “cinnet”, “uçurumun kıyısı” gibi kavramlarla açıklarken, tarihsel kırılma anını psikoloji bilimi ile izaha girişiyor. Ve olası çözümü tarafların psikolojik bariyerleri aşmasıyla mümkün görüyor. Toplumsal algılar, her iki taraf için de manipülasyona mahal vermeyecek şeffaflığa erişmiş, “bariyersiz” ifade edilme ortamına kavuşmuşken.

Eğer bir “çözüm” olacaksa Yeğen’in önerdiği kavramlar bu çözümün rasyonelleri değildir. “Yeni” süreç psikolojik manipülasyon operasyonlarıyla inşa edilemez artık. Türkiye toplumuna pompalanan “bir şey vermeyeceğiz” bilgisi de, Kürdistan toplumu için öngörülemeyen bir gelecekteki “özgürleşme” vaadi de yönetimsel işlevini yitirdi. Kürdistan halkı bihaber olduğu bir “geleceğe” tam da bu noktada itiraz ediyor. Halklar eğer birlikte yaşayacaksa bu, karşılaştıkları hakikatler üzerine yeniden düşünmelerini sağlayacak bir tarih okumasıyla mümkün olabilir. En başta da eşit olmak için “kardeş” olmaları gerekmediği bilgisiyle.

Şiddetin her türlüsünün dolaysız bir şekilde zuhur ettiği bu ortamda, toplumsal barış için soruları doğru sormakla başlamak gerek. Bu noktada Türkiye toplumuna soruyu soracak olan Kürdistan toplumudur: Bizimle gerçekten yaşamak istiyor musunuz?..

O. Özgür Güven

Fotoğraf: DİHA

Bu yazı http://geremol.net/ stesinden alınmıştır.

Yoruma kapalı