Biz Kürt değiliz ki… – Gülfer Akkaya

Yüce devletimiz yeni tomalar, yeni biber gazları alıyor. Kime karşı? Gezi’de ve 1 Mayıs’ta direnenlere, madende ölümleri protesto edenlere, üniversitelerde özgürlük isteyenlere, kadınlara, Kürdistan’da direnenlere karşı.

hes

Benden duymuş olmayın ama bu ülkede Kürt olmak matah bir şey değil. Sokakta, işte, siyasette, mücadelede, illa bir yerlerde sizi aşağılayan, dışlayan, hor gören birileri hep olur. Hayat bir Kürt için hiç kolay değil. Her açıdan direnmeniz, mücadele etmeniz gerekir. Tıpkı kadınlar gibi.Bu nefretin iki sebebi olduğu kanısındayım. Biri sadece Kürt olmanız. Bu memlekette muktedirlerce Kürt kelimesine yüklenen anlamlar malumunuz.

İkincisi zaliminize isyan etmiş olmanız. 

Kürt’ü çapulcu, kıro, şaki, bölücü,  devletine başkaldıran gören milliyetçiler, gün geldi o çok sevdikleri devletlerine kendileri de isyan etmek zorunda kaldı.

TV’lerdeki savaş görüntüleri kendi mahallelerinde, sokaklarında yaşanınca haliyle şaşırdılar. Ellerinde Türk bayraklarıyla sokaklara dökülen Türk milliyetçileri polisi, askeri karşılarında görünce ne diyeceklerini bilemediler.

Ellerinde tuttukları bayrakları onları korumaya yetmeyip, tomanın tazyikli suyuyla kendilerini yere devrilince, sudan çıkmış balık misali inlediler: “Biz Kürt değiliz ki…”

Kürdistan’da 30 yıldır süren savaşın parmak kadar çocuklara isimlerini öğretip, çatır çatır saydığı savaş uçaklarını, tomasını, akrebini, biber gazını, bu taraf kitlesel olarak daha geçen yıl tanıdı, ismini öğrendi.

Savaş araçlarını Kürtlerle eşleştirenler, kendi karşılarında görünce şaşırıp bir daha baklayı ağızlarından kaçırıverdiler.

“Biz Kürt değiliz ki! Terörist değiliz ki!”

Şeyhmus Diken’in dediği gibi “Değildiniz, artık oldunuz.”

Hakkını aramak, zulme karşı durmak, direnmek nihayet hepimizin ihtiyacı oldu. Böylece hep beraber “Kürtleştik.”

Gezi direnişinden evvel ve o evvelden de evvelki dönemde memleketin batısında huzur hâkimdi. Hani şimdi diktatör, tek adam, kral gibi benzetmeler yapılıyor ya, aslında bu durum yeni değildi. Ta en başından beri hal böyleydi. Ancak bizim aklımız biraz geç başımıza geldi.Masal basitti. Güçlü bir Türkiye, bölgede hâkim ülke, dünyanın sayılı ülkeleri arasında olmak. İyi de, bu nasıl olacaktı? Ekonomik istikrar ve güçlü bir devletle. 

Sihirli sözcük ekonomik istikrar ve güçlü bir devletti. Madem ekonomik istikrar sağlanacak, güçlü bir ülkemiz olacak, güçlü bir de başkanımız… Gerisi teferruattı.
Toplumsal eşitlik, huzur, barış, insanca bir arada yaşamak, insani koşullarda çalışmak, toplumdaki gelir dengesi arasındaki uçurumun kaldırılması, zamanı dolmuş, bayatlamış, ucuz solcu söylemlerdi. Solcular zaten vatan hainiydi. Onlar ülkenin güçlenmesini istemiyordu. İstikrar istemiyordu. Onların derdi içerdeki huzuru bozmaktı.

Şimdi güçlü bir devlet olmamızın zamanıydı. Olduk da. Ama bu güç umulduğu üzere bölge liderliği, dünyanın güçlü ülkeleri arasında olmamızı sağlayamadı. Zaten sağlayamazdı da. Yalan balonu hemen patladı.

Ama daha önemlisi; bölge ya da dünyada güçlü olma hırsımız niye var? Bölge ve dünyada güçlü olmanın koşulu hem kendi halkını hem de başka halkları boğazlamak, onları sömürmek değil mi? Biz niye böyle bir devlet isteyelim ki?

Dışarıda başka ülkelerin gırtlağını sıkarak büyüyecek güçlü bir ülke istemek yerine, komşularımızla barış içinde yaşayan bir ülkeyi niye istemiyoruz? İçerde sorunlarıyla yüzleşmiş, o sorunları aşan, eşit, adil, özgürlükçü bir hayat yaşamamızı sağlayacak bir ülke hayalimiz neden yok?

Güçlü devletin militarist, şiddetle yönetmeyi benimseyen bir devlet olduğunu hangimiz bilmiyoruz? Bu militarizmin, devlet şiddetinin bize döneceğini hangimiz tahmin etmiyordu ki?

Bugün olanları dün değil, evvelki günden, hatta evvelin de evvelinden bilmiyor muyduk?

Biliyorduk.

Biliyorduk da o zaman yılan bize dokunmuyordu. Bize dokunmayan yılan da bin yaşasındı. Oysa artık yılan bize dokunuyor.

Bunca çığlık atmamız bundan.

Haksız mıyız? Haklıyız. Ama kendimize haklıyız. Bu da hiç adil değil. 

Tıpkı evvel ve evvelin de evvelinde olduğu gibi. Oysa bu haksızlığa, devlet şiddetine tarafgir olmadan, nerede, kime karşı yapılıyorsa orada olup, herkese sahip çıkıp dayanışsaydık, şimdi biz de dövülmüyor olabilirdik. 

On binlerce Kürt öldürülmeyebilirdi.

Binlerce kadın erkeklerce şiddet görüp öldürülmeyebilirdi.

Binlerce işçi öldürülmeyebilirdi.

Binlerce kız-oğlan çocuk erkeklerce öldürülmeyebilirdi.

Binlerce trans, eşcinsel nefretle öldürülmeyebilirdi.

Şimdi hep beraber, insanca, haysiyetimizle, birlikte yaşayabilirdik.

Oysa bugün ne yaşıyoruz? 

Güçlü devletimizin 1500 korumayla koruduğu, her hafta gözlerimizin içine bakarak bize yalanlar söyleyen, hakaret eden birinin yönettiği ülkede, onun kölesi olmuş kadro tarafından yönetiliyoruz.

Onuru, özgürlüğü, kimliği için yıllardır tüm zorlukları, baskıları, işkenceleri göze alarak direnen bir halkla bırakın dayanışmayı, hâlâ selamımızı bile esirgiyoruz.

Oysa birbirimizi hor görmeden, aşağılamadan, dışlamadan dinleyebiliriz. Konuşabiliriz. Yan yana durabiliriz.

Hepimizin sorunu ya aynı, ya benzer. Bu sorunlardan kurtulmanın tek yolu var. Birlikte direnmek. Kurtuluş yok tek başına. Sahiden… Yok.

Biz Kürt değiliz ki demek yerine, hem Kürdüz, hem işçi, hem Ermeni, hem kadın, hem işsiz, hem ağaç, hem toprağız dersek, el ele tutuşursak göreceğiz hayatlarımızın nasıl değiştiğini. Güzelleştiğini.

Başka türlü ne diktatörleri yollayabiliriz, ne de onun arkasında olan esas oğlan patronları. Ve elleriyle besledikleri erkekliklerini…

Yiyip bitirdikleri, zehirledikleri dünyamızı.

Oysa başka bir dünya mümkün.

Gülfer Akkaya / Birgün Pazar

Yoruma kapalı